Archive for the ‘Andersen-2004’ Category

Kahramanlarımız Biz ve Hayatlarımız

Posted 23 Dec 2004 — by Yaprak Özer
Category Andersen-2004

Hayatımız, kahramanlarımız ve kahramanlık öyküleri arasında gelip geçiyor. Kahramanlar 7’den 70’e herkesin. Bayılıyoruz, heyecanlanıyoruz, ihtiyaç duyuyoruz… Kahramanlara olan duygusal bağımız zaman zaman biraz artıp biraz ekisiliyor… Olsun… Yaş arttıkça, “Büyüdük artık ihtiyaç yok” desek de iyi ki varlar. Onları seviyoruz.

Dikkatinizi çekti mi bilmem, yakın bir zaman önce “Avrupa’nın En Kahramanları” seçildi. Kahramanlık her zaman kişilerde vücut bulmuyor. Zaman zaman kurumlar, organizasyonlar, birlikler de kahramanımız olabiliyor. Örneğin şu sıralar bizim için “en kahraman” Avrupa Birliği (AB). Yeni kahramanımızın kahramanları ilginç.  AB’yi çok tartıştığımız şu günlerde onların kahramanlarına bakışlarını tartışmak anlamlı olur diye düşünüyorum. Nasıl seçiyorlar, kime neye göre kahraman kahraman oluyor. Cinsiyetleri ne… Meslekleri var mı. Güzel ya da çirkin olmaları önemli mi… Çok mu zenginler, yoksa büyük bir zafere mi imza atmışlar.

Bizi yeni bir dönem bekliyor. Avrupalı kahramanların bir kısmını küçümseyebilir, bir kısmını hiç beğenmeyebilirsiniz. Ama onlarda görmenizi istediğim bir Avrupa kültürü var ki, eğer bu Topluluk içinde zaman geçireceksek ya bizim kafamıza vura vura öğretecekler ya da biz paşa paşa öğreneceğiz.

Yapılan bir araştırma sonunda, toplam 29 Avrupalı, Avrupalıların kahramanı olmuş.  Değişik ülkelerden, farklı geçmişlerden ve farklı geleceklere yol alan insanlar bunlar. 

Neden küçümseyebilirsiniz dedim. Çünkü en büyük şirketler, en karlı şirketler, en etik şirketler gibi listeler içinde dönen hayatımızda kahramanlarımızın da ya Superman, ya Spiderman ya Batman olmasını bekliyoruz. Kahramanlar kadar, listeleri de seviyoruz. Birinci, ikinci, üçüncü… Pekiyi, iyi orta… En güzel, güzel…

İşte bu yazıyı yazmamın en önemli nedeni. Aralarda duranlar…

Kahramanlar listesini sevdiğimi itiraf etmek istiyorum. Bana başka konuları düşünme, kendi içimde değerlendirme fırsatı verdiği için mutluyum. Ben kahramanların  kahramanlık hikayelerini okudukça, sağlıklı toplumların bir sürü kahramana ihtiyaç  duyduğuna kanaat getirdim. Bu yüzden bu kahramanları ve onların hikayelerinin bir bölümünü sizlerle paylaşmak istedim.

Biz bu ülkede bir büyük kahramanla büyüdük; Atatürk. O, hayat görüşümüzü şekillendirdi. Şükran duyduk. Bazılarımız onun arkasına sığınmayı tercih etti, bazıları kendileri yapamadığı için kıskandı. Kim ne hissederse hissetsin, o büyük bir tarih çok büyük bir kahramanlık öyküsü oldu. Sorarım kendi kendime, acaba bu yüzden mi, daha başka daha büyük daha hararetli daha hareketli kahramanlık öyküleri çıkarmamıştır bu toplum… Sorarım kendi kendime acaba tek kahraman en büyük kahraman mı olmalı yoksa daha küçük kahramanlara da yer var mı… Bütün soruları kendime ayırmadım tabii… Daha iyi bir gelecek için nasıl kahramanlar yaratmalıyız sorusunu sormak istiyorum size de.

Karar verdim, daha küçük kahramanlarımız da olmalı. Toplulumumuzun en önemli eksiği kahramanlık hikayeleri. Geçmişin kahramanlarını okumak onlardan esinlenmek, öğrenmek çok güzel. Ama yaşarken, bugün ya da hemen yarın, günlük kahramanlarımızı oluşturmalıyız. Mütevazı kahramanlarımızı…

Ne dersiniz sıradan kahramanlar yaratabilir miyiz. Süperstar olmayan kahramanlar yaratabilir miyiz. Düştüğünde canı acıyan; sevindiğinde gülen; üzüldüğünde ağlayan  kahramanlarımız olabilir mi. Heykel gibi durmayan, insan gibi, bizim gibi…

Kahramanlığı halka indirmek gerektiğini düşünüyorum çünkü bu toplumun ister yönetim, ister insan kaynakları anlayışı deyin, en önemli eksiği halka yakın, içimizden kahramanlarının olmayışı, az oluşu, halkın kahraman olmaya teşvik edilememesi. Kahramanları halka indirebildiğimiz zaman daha yaratıcı, daha farklı, uzun lafın kısası değişik, kendince ve kendisi gibi bir toplum olacağımıza inancım sonsuz.

Biliyorum, kahramanlar son zamanlarda farklı dünyalardan çıkar oldu. Ben kahraman dedikçe, kahramanlık öykülerinden söz ettikçe, yüreğiniz pır pır ediyor… İçinize bir korku düşüyor. Biliyorum ve anlıyorum sizi… Beline silahını takan salınarak heybetle dolaşan, güçsüzün gözünün üstüne yumruğu koyan, devletin bittiği yerde ben başlarım diyenlerin dünyası da kahramanlık öyküleriyle dolu. Bizim toplum olarak böyle ucuz kahramanlara da kahramanlık öykülerine de ihtiyacımız yok.

Seçim yaparken dikkat ettiğim en önemli kriter kahramanlıklarını kendileri için değil, kahraman olmak adına değil, göz önüne çıkmak için değil, inandıkları için, öyle olması gerektiği için yapmışlar… Aralarından ünlü örnekler de seçtim çıkardım çünkü istedim ki ünlüler de ellerini taşın altına koysun ve belki de en önemli şey olan örnek olma durumunu topluma yaysınlar.

Jane Goodall

70 yaşında bir İngiliz. Dünyanın en tanınmış doğa bilimcilerinden biri. Uzmanlık alanı şempanzeler. Tam 44 yıldır onların üzerinde çalışıyor, balta girmemiş ormanlarda yaşıyor. Son zamanlarda sağlığı iyi değil. Örneğin, gözlerinde bundan bir süre önce ortaya çıkan hastalık onu bir türlü rahat bırakmıyor.

Goodall 8 yaşında hayalini kurduğu hayatı 70 yaşında da sürdürmeyi başarmış biri. Bunun için kahraman seçilmiş değil ama… Hayalleri 1960 yılında Tanzanya’nın Gombe Ulusal Parkı’nda şempanzeleri izlemek üzere yakaladığı fırsatla kendi ekseni etrafında dönmeye başlamış.  Sanırım o gün bugundür dönüp duruyor.

Goodall sayesinde bugun şempanzeile insan DNA’sının neredeyse yüzde 95 oranında benzeştiğini biliyoruz. İğneyle kuyu kazmak benzeri geçen aslında çoğumuz için ürkütücü bir hayat. Ama bilimin ve doğal hayatın kapılarını oturduğumuz yerde bizim için aralayan bir hayat.

Goodall 1977 yılında kendi adını taşıyan bir enstitü kurdu. Amacı küçük çocuklara doğayı anlatmak, sevdirmek ve tanıtmak. Böyle olduğunda yaşanabilir bir hayatı yakalayabileceğimize inanıyor. Biz doğa için bir şey yapmasak da o bizim için yıllardır çabalıyor.

Simona’lar…

Hepimiz tanıdık onları. Irak’ta kaçırılan iki Simona… Biri Simona Pari, diğeri Simona Torretta… Hunharca öldürüldüklerine inanmıştık ki, günler sonra onların gülümseyen yüzlerini tv, gazete ve dergilerde görünce şaşırdık. İnsanın “ne işiniz vardı kızım” demek geliyor içinden. Pek çoğumuzun cesaret edemeyeceği bir yaşam şekli. Bu iki çılgın kızın çılgınca benzerlikleri var. Yardımseverler, korkusuzlar, 29 yaşındalar, şirinler, birlikte kaçırıldılar birlikte salıverildiler, “yine gideriz” diyorlar… Irak’ta tam olarak ne aradıklarına gelince, gönüllüler. Bu ülkeye okul inşa etmeye, öğretmen yetiştirmeye, susuz bölgelere su götürmeye, halka ilaç dağıtmaya gitmişler. Bir bit yeniği aramayın lütfen. Biliyor musunuz dünyada böyle pek çok insan var. Kendisinden başkalarına yardım etmekten hoşlanan, bunu bir çıkar uğruna değil, bir yaşam şekli olarak benimseyenler de var… Bu iki genç kadının bir milyon dolar verilerek salıverildikleri söylendi. Bu kadar büyük para ettikleri için kahraman olmadılar. Kaçırıldıkları için de kahramanlar listesine seçilmediler. Aslına bakarsanız kaçırılmasalar kimse onları tanımayacaktı. Onlar gibi pek çok isimsiz kahraman var. Uzun zamandır dünyanın değişik yerlerinde ihtiyacı olan insanlara yardım eli uzatmak için çalışıyorlar. Simonalardan bir tanesi bundan önce Afgananistandaydı. Orada yardıma muhtaç çocukları korumak için çalışıyordu. Diğeri 5 yıldır Irak’ta İtalyan yardım kuruluşunda çalışıyor.

Hasan Saltık

Kahramanlar arasında bir de Türk var; Hasan Saltık. Ne ayıp bize değil mi çoğumuz Hasan Saltık adını duymamıştık. Duymuş olanlarımız ona bu payeyi vermekte ne kadar da kıskanç davrandı değil mi. Saltık, etnik müzik uzmanı, bir antropolog. Yerel sesleri bizim için saklayan biri o. Bu kadar masum cümleler onu geçmiş yaşamında  beladan kurtarmamış. Siyasi bir yanı var. O nedenle hayatı kolay geçmemiş. Unkapanı’nda toplam 600 dolarla başladığı serüvenin sonunda bugün onu Avrupa kahraman olarak kabul ediyor. Çünkü o müziği, sesleri koruyor. Buarada unutmadan 600 dolarını yılda ortalama 3 milyon dolar kazanan bir işe çevirmiş olması da  azımsanacak bir başarı değil.

Sabriye Tenberken,

Sabriye, 12 yaşında görme yeteneğini kaybetmiş bir Alman. Sabriye Tibetolog. Onun Türk olduğunu düşünebilirsiniz. Adı Türk. Üniversiteyi Türkiye’de okuyan annesi sabırlı olsun diye kızına Sabriye ismini koymuş. Sabriye’yi ben Dünya Ekonomik Forumu’nda tanıdım. Sessiz, dokunsanız kırılacak bir görüntüsü var. Kısaca anlatacaklarım öyle olmadığını ortaya koyacak. Sabriye Tibet üzerine uzmanlaşmak isteyince en önemli engelle karşılaşmış. Bu dile uyarlanmış bir körler alfabesi yokmuş. Sabriye geliştirmiş. Sonra da Tibet’te yerli halka öğretmek için yollara düşmüş. At sırtında, soğukta, aç, susuz ve görme engelli… Tibet’te körlük dünya ortalamasının çok üzerinde. Yüksek rakım ve güneşe maruz kalmak her 70 kişiden birinin görme yeteneğini kaybetmesine neden oluyor. Yerel halk görme engelinin bu kişilere verilmiş bir ceza olduğuna inanıyor. Kör oldukları için yıllar boyunca bir yatağa bağlanmış küçük çocuklara rastlamak sıradan olaylar arasında. Sabriye’nin sabrıyla annesini yanıltmadığı ortada. Tibet’te karşılaştığı önyargı, bürokrasi gibi pek çok zorluğu aşarak bu ülkede görme engelli çocuklar icin yatılı bir okul açmayı başarmış.

Emma Thompson ve Stefi Graf

İki kez Oscar ödülü aldı. Dünyanın en yetenekli aktristlerinden biri olarak kabul görüyor. Emma Thompson… 2001 yılından bu yana merkezi Londra’da bulunan Action Aid adlı bir örgütün iyiniyet elçisi sıfatını taşıyor. Action Aid’in hedefi fakirlikle mücadele. Thompson’ın özel olarak üzerinde çalıştığı proje ise HIV virüsü bulaşmış çaresiz Afrikalı kadınlar. Thompson film çevirmeye gelen projeleri değerlendirmeye devam ediyor ancak aktif olarak bu yardım örgütünde çalışmalarını sürdürüyor.

Gelmiş geçmiş en iyi kadın tenisçiydi. Beş yıl önce profesyonel hayata veda etti. Ama tenisi bırakmadı. Artık iki çocuklu bir anne. Ama yüzlerce başka çocuğa da annelik yapıyor. Özellikle de savaş maduru çocuklara. Bir çocuk bir çocuktur, kurtarmak gerek ilkesiyle hareket ediyor.

Şempanzenlerin hayatını gözlemlemek, onları korumak için bir ömür tüketti. Az kalsın ihtiyacı olanlara yardım ettiği için kafası kesilip öldürülecekti. Etnik müziğe gönül verdi, korumak için türlü zorluğa göğüs gerdi. Kendisi görmek engelliydi ama Tibet’teki görme engellilerin daha şanssız olduğuna karar verdi. Onların için çalışıyor.  Aldığı Oscar ödüllerinde aradığı her şeyi bulamayıp kendisini Afrika’daki AIDS kurbanlarına adadı… Tenisi bırakma zamanı geldiğinde, en iyi bildiği sporu şanssız küçük çocukların hayatını değiştirmek için kullanmaya karar verdi.

Bu nasıl bir çılgınlıktır sizce. Sizi duyamıyorum, ben yanıt vereyim, bu güzel bir çılgınlık. Bizim en büyük kahramanımız Atatürk’ün de muhteşem bir çılgın olduğunu bu yüzden kahraman olduğunu düşünüyorum. Tarih ve kader herkese aynı şekilde davranmıyor. O çok büyük çünkü yoktan bir ülke ve bir halk yarattı. Ama kim Tibet’teki kör çocukların kurtuluşunu küçümseyebilir ki… Her gün de yeni bir ülke, halkına farklı bir kimlik yaratamazsınız ki, küçük kahramanlıklar, bölgesel kahramanlıklar da müthiş şeyler.

Büyük olayların büyük kahramı olmayı bekleyerek ömür tüketmek yerine, küçük kahramanlıklarla az sayıda insanın hayatına müthiş değişiklikler getirmek fikrine ne dersiniz. Şu deniz yıldızları hikayesini anımsamak ister misiniz. Bir tanesini hayata döndürmek bile kardır.

Gücün farkı, farkın farkı, bizim farkımız…

Posted 16 Dec 2004 — by Yaprak Özer
Category Andersen-2004

Neden Fransızlar bir garip… Benim kaderimi neden bir Fransızın vereceği oy şekillendirebiliyor…

Almanlar niye öyle de İngiziler böyle… Amerikalılar neden hiçbirine benzemiyor… Bütün dünya neden birden Amerikan aleyhtarı oldu. Bundan dört yıl önce dostluk kardeşlik ve barış derken ne oldu… Neden ABD yönetimi birkaç yıl arayla radikal değişim gösterdi. Acaba gerçekten bir değişim oldu mu…

Peki biz nasılız? Onlar bize, biz onlara nasıl bakıyoruz…

Bu hafta Türkiye’nin kader haftasıydı. Kaderimizi Fransız Cumhurbaşkanı, Alman Şansölyesi, Hollanda Dışişleri Bakanı, AB Parlamentosunun bir üyesi, Güney Kıbrıslı bir milletvekili (liste uzayıp gidebilir) belirledi… Peki onlar neye göre hareket etti? Siyaset sosyolojisi üzerine ve detayları ortaya çıkaran çok sayıda yayın yok ne yazık ki. Bireyler gibi ülkelerin de karekterleri, toplumların ortak davranışları, görüntüleri var… Böyle bakmaya alışık değiliz… Bundan böyle alışmalıyız!

Robert Kagan, ’Carnegie Endowment for International Peace kıdemli ortaklarından, aynı organizasyonun Amerikan Liderlik Projesi Başkanı. Washington Post’ta ayda bir köşe yazıyor. Uluslararası ilişkiler üzerine yoğunlaştığı kitapları bulunuyor. 1984 ile 1988 yılları arasında Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda görev yapmış.

Kagan’ın son kitabı “Of Paradise and Power; America and Europe in the New World Order” başlığını taşıyor. Bu kitapta Kagan’ın anlattığı konular bire bir Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkisine ışık tutmuyor. Ancak anlattıkları tarihi bir perspektif içinde günlük yaşantımıza ve geleceğimize ışık tutuyor. Bu çalışmayı sizinle paylaşmak istememin özel nedeni, bizim gibi hayata tek bir pencereden, mümkünse bizim evin penceresinden bakmayı alışkanlık haline getiren Türklerin artık başka hayatlar ve düşünceler olduğunu da kabul etmesi gerektiğini anlamasını kolaylaştırmak.

Kitap, ABD’nin yeni dünya düzeni içinde almak istediği yeni rolü, bu yeni rolün algılanış şeklini aktarıyor. Avrupa ile ABD arasındaki güçler mücadelesini de tarihsel bir perspektifte sunuyor. Kitap başından sonuna kadar iki kıtanın farkları üzerine kurulu. Ancak anlıyoruz ki bu farklar bugünün eseri değil. Yani, Bush geldi böyle oldu, diye bir yaklaşım içine girmek biraz tembellik oluyor. Kökleri daha önce atılmış, gelen her Amerikan Başkanının da dozu kendince ayarladığı bir ayrılıktan söz etmek mümkün.

AB ile Türkiye ilişkisi bundan 41 yıl önce anlamlı sayılacak bir dönemece girdi. 41 yıldır bu klübün üyesi olmaya ve aslında Avrupalı olduğumuzu kanıtlamaya çabalıyoruz. Yeri geliyor, ‘biz farklıyız ve mutluyuz’ diyoruz; yeri geliyor, ‘farklıyız ama değişeceğiz’ diye söz veriyoruz.

Acaba, farklıyız çünkü, farklılar anlıyorum, birlikte yaşayabiliriz ve neden olmasın diyebilir miyiz?

Robert Kagan, Avrupa ile ABD arasındaki farkı esprili bir şekilde anlatmanın yolunu astronomiyi kullanmakta bulmuş. Avrupa’nın Venüs’ten Amerika’nın Mars’tan geldiğini söylüyor. Hani şu meşhur kadın erkek benzetmesinde olduğu gibi…

ABD ve Avrupa arasındaki anlaşmazlık, sürtüşme, algılama farkı, çatışma, iki kıta halkının farklı kültür, geçmiş ve deneyimlerden gelmelerinden kaynaklanıyor.

Nelerin farklı olduğunu gösteren birkaç başlık sıralayayım mı;

√ ABD ile Avrupa stratejik bir kültür birliğine sahip değiller.

√ Her iki kıtanın dış politikasını yönlendirme ve uygulama şekilleri birbirine taban tabana zıt.

√ ABD’nin dış politikasına şöyle kabaca bir bakmak bile; güç kullanmaya başvurmak konusunda büyük bir endişe taşımadığını, dolayısıyla daha çabuk ve daha kolay güç kullanma yoluna gittiğini görüyoruz.

√ Dış politika kulvarından dışarıya çıkmadan ABD’nin diplomasiyle uğraşacak zaman yaratmak konusunda Avrupa’dan daha az sabır gösterdiğini söyleyebiliriz.

√ Bir de tabii, neredeyse tüm dünya vatandaşlarının bildiği bir başka şey; Hollywood yapımlarından fırlama bir dış politika… Bakılan her yerde iyi ve kötü; çirkin ve güzel; arkadaş ve düşman gibi ayırımlar görmek, görmüyorsan da yaratmak gerekiyor…

√ Amerikan politikası, ikna etmek üzerine kurulu değil. Yönlendirmek hatta zorlamak, oraya buraya doğru itmek üzerine kurulu.

√ Amerikan politikası işi noktalamaya konsantre. Diğer bir ifadeyle sonuç odaklı bir politikadan söz etmek mümkün. Hedef, sorunların çözülmesi, tehlike/lerin bertaraf edilmesi. 

√ Tek taraflı bir politika tercihi yaptığını söylemeye de artık gerek bile yok herhalde.

√ ABD’yi Avrupa’dan ayıran temel özelliklerden bir tanesi de uluslararası örgütler üzerinden hareket etmek konusunda ciddi bir alerjiye sahip olmak. Bu örgütlerin yukarıda biraz da atlayarak sıraladığım politika unsurları adına büyük bir engel oluşturduğunu bilmeyenimiz yok. Ama ABD’nin de buna tahammülü yok.

√ Tabii bu özelliğin ardından, ABD’nin diğer ülkelerle işbirliği yapmaya pek de gönüllü olmadığını, davranmadığını söylemek hiç kimseyi şaşırtacak bir bilgi olmasa gerek.

√ ABD politikası gereği, uluslararası örgütlerle, başka ülkelerle bir uzlaşma içinde çalışmaktan ne kadar az hoşlanıyorsa, uluslararası hukuktan da bir o kadar az hazediyor.

√ ABD, yalnızca gerekli gördüğü zamanlarda, o da son çare olarak bu unsurların onayını alma yolunu deniyor.

Avrupa tarafına bakıldığında Avrupalıların baktıkları her şeyde daha karmaşık bir resim gördüklerini söylemek mümkün.

√ Avrupa adım attığı her şeyde detay arar.

√ Sofistike sözcüğü sanki onlar için yaratılmış.

√ Yaptım bitti, oldu bitti; “güm.. pat.. küt..” diye bir şey yok. Bol konuşma, bol tartışma… Bizim kendi Avrupa Birliği maceramıza baksanıza. Kim seyreder bu filmi Allah aşkınıza. Benim yüreğim daralır, biliyorum. Hep gözyaşı hep karamsarlık. İstemem de, seyretmem de…

Avrupa’yla devam edelim…

√ Avrupalılar başarısızlık karşısında daha yumuşak, daha tahammüllü bir görüntü veriyorlar. Sonuç odaklı olmadıkları için, sonuca ulaşmak üzere uzun zaman çalışmayı, uzun yollar kat etmeyi göze alabiliyorlar.

√ Avrupalılar, daha barışçıl çözümlerden yana tavır sergiliyor, böyle olabilmesi için ellerinden gelen her şeyi yapabiliyorlar.

√ Özünde Avrupa deyince bolca görüşme, sonsuz diplomasi, inatla ikna etmek, uluslararası kurallar ve kanunlar, uluslararası örgütler ile tarafsız görüşler… İşte akla gelenler. Çocuklara belki okullarda işin bu kısmını öğretmek gerek. Ama bu film gişe hasılatı yapmıyor işte.

√ Avrupa deyince tek ses ve tek renk algılamak mümkün değil. Eski kıtada birden fazla millet pek çok farklı etnik köken bir arada yaşamanın yöntemlerini bulmaya çabalıyor.

√ İngilizler, Avrupa kıtasının suyla bölünmüş bir parçası olsalar da görüş, anlayış ve duygu açısından daha Amerikalı görüntü veriyorlar. Bu nokta da eğer genellemeler ve özel durumlardan söz etmek gerekirse, İngilizler bir yana Fransız – Alman koalisyonu bir yana demekte fayda var.

√ İngilizlerin Amerikan görüntüsüne karşın, Fransız ve Almanlar daha bağımsız ve gururun ön plana çıktığı politikalarla karşımıza çıkıyorlar. Şaşırtacak derecede güvensiz oldukları söyleniyor.

√ Diğer yandan Avrupa artık daha büyük bir kıta. AB yeni üyeleri bünyesine kabul ederken, kıtanın rengi de çeşitleniyor. Doğu ve Merkezi Avrupa, yani yeni Avrupalı üyeler şaşırtacak derecede Amerikancı ya da Amerikan görüşlerine yakın. Bunun en önemli nedeni yıllarca altında ezildikleri Sovyet tehdidi.

√ Avrupa’daki çok seslilik yalnızca farklı ülkelerin farklı kültürlerinden adet, örf ve geleneklerinden kaynaklanmıyor. Her biri kendi içinde kaynayan bir kazan. Bu görüntüyü hazmedebilmek için son seçimlerin ardından Avrupa Parlamentosu’nu gözlerinizin önünden geçirmeye çalışın. Fransada deGaul’cüler bir yanda, Sosyalistler bir yanda, aşırı milliyetçi Le Penciler ise diğer yanda sergiledikleri mazara…

İşte bu yüzden Avrupa’da tek ses, tek nefes olmak pek mümkün değil.

Kagan çalışmasında Başkan Bush’un dünyada savaş rüzgarları esmesine neden olan Başkan olarak tarihe geçmiş olabileceğini bir önceki Başkan Bill Clinton’ın da , Irak, Afganistan ve Sudan’ı bombaladığını unutmamak gerektiğini anımsatıyor. Söylemeye çalıştığı şu, devlet politikaları kişilere bağımlı değil, süreklilik arzediyor.

Kagan, Avrupalıların son dönemde ABD’yi daha katı ve saldırgan gösterme eğilimlerine karşı temkinli olmayı da öneriyor. Tarihsel bir yaklaşım içinde bu durumu değerlendirmek gerektiğine, davranış şekillerini gücün belirlediğini söylüyor. Bu görüntünün yaklaşık 2 yüzyıl önce değiştiğini savunan Kagan, Avrupa’nın güçlü olduğu dönemde davranış kalıplarının bugünkü Avrupa’yı gölgede bırakmayacak kadar sert olduğunu, güç dengesinin ABD leyhine dönmesiyle bu tür davranış sergilemek hakkının neredeyse tamamen ABD’ye geçmiş olduğunu anımsatıyor.

Avrupa ile ABD’nin birbirini çok iyi anladıkları gibi bir ütopyayı rafa kaldırmanın zamanı geldi. Artık kimse kimseyle anlaşamıyor. Bunun da en önemli nedeni güçlerin dengesizliği. İsterseniz “güç uçurumu” diyebiliriz.

Sizin Maaş Kaç YTL

Posted 09 Dec 2004 — by Yaprak Özer
Category Andersen-2004

Önce enflasyon sonra YTL vuruyor. Maaşlarda yukarıya hareket sizce de artık bir rüya mı… Önce hepimiz şu enflasyonun belini bükelim diye uğraştık durduk. Enflasyon düştü, olan bizim maaşlara oldu. Uzun zamandır ‘Türk Lirası’ndaki sıfırlardan kurtulalım biz de itibarlı para birimine sahip olalım’ diyoruz. Ehh sonunda o da oluyor. Sıfırsız para bizim maaşları eritiyor.

Haberlerim iyi değil. Tabii neye ve nereden baktığınıza bağlı. Şirketlerin önemli bir bölümü yeni yılda ücret artışlarını yüzde 8 ile 10 arasında sınırlamayı planlıyor. Çalışanlar da zaten son yıllarda yaşadıkları nedeniyle ücret artışı ummuyor.

Hadi bakalım şimdi ne olacak?

Peryön, yani Türkiye Personel Yönetimi Derneği yeni dergisi PY’yi piyasaya çıkardı. Açılımı Popüler Yönetim olan PY’de yer alan ücret araştırması haberi bakın nasıl sonuçlara sahip: Kurumsal katılımcıların yüzde 26 gibi bir kesimi, çalışanlarına 2005 yılında ortalama yüzde 8 – yüzde 10 arasında bir ücret artışı planlarken, diğer yüzde 26’lık kesim bu artışı yüzde 10 – yüzde 15 oranında hedefliyor.

Çalışan kesim maaş artışları konusunda kurumlara göre daha karamsar. Çalışanların yüzde 11’lik kesimi, yeni yılda maaş artışı beklemiyor. Bireysel katılımcıların yüzde 50’si, aldığı maaşın beklentilerinin altında olduğunu belirtiyor. Yüzde 13’ü maaşının beklentilerini karşıladığını, yüzde 37’si yalnızca temel ihtiyaçları için yeterli olduğunu söylüyor.

√ Bireysel katılımcıların çoğu enflasyondaki düşüşün maaş artışlarına olumsuz etki etmesini bekliyor.

√ Yüksek enflasyon dönemindeki yüksek maaş artışlarının artık yaşanmayacağı düşüncesi hakim.

√ Çalışanlar maaşlarını etkileyebilecek performans, ikramiye, prim gibi diğer faktörlere olumsuz yaklaşıyorlar.

√ Kurumsal katılımcıların neredeyse enflasyonun ücret artışlarına olumsuz yönde etki edeceğini belirtiyor.

√ Geçtiğimiz dönemlerde enflasyon oranlarına bağlı olarak yılda 2-3 kez gerçekleşen maaş zamları yerini, yılda bir kez performans ve terfiye bağlı ücret artışlarına bırakacak.

√ Artış oranlarının son döneme göre düşüş göstermesi bekleniyor.

√ Çalışanın performansı maaşına doğrudan etki edeceğinden, enflasyon kaynaklı düşüş bireysel performansa bağlı olarak telafi edilebilecek.

√ Şirketlerin performans yönetim sistemi – ücret sistemi ilişkisini yeniden gözden geçirmeleri de gerekiyor.

√ İş piyasalarındaki hareketlenme ile ekonomideki gelişmeler maaş artışlarına doğrudan etki edecek.

√ Firmaların nitelikli personel arayışlarında artış gözleniyor. Daha nitelikli eleman ihtiyacı, ücretlerin yatay olarak yükselmesine neden olacak.

√ İş imkanlarının artmasıyla birlikte, firmalar açısından nitelikli kişileri elde tutmanın zorlaşması, kilit pozisyonlarda görev yapan kişilerin daha yüksek ücretlendirilmesine yol açacak.

Araştırmaya yönelik bazı teknik bilgileri paylaşmak istiyorum: Araştırma Ernst & Young ve Peryön işbirliğiyle yapıldı. Araştırmayı Ernst and Young İnsan Kaynakları Danışmanlığı Bölüm Başkanı Müge Yalçın değerlendirdi. Araştırmaya, 3 bin 834 insankaynaklari.com kullanıcısı ile  Peryön üyesi 85 firma katıldı. Araştırmaya katılan bireysel kullanıcıların yüzde 53’ü 24-29 yaş arasında. Katılımcıların yüzde 58’i erkek, yüzde 42’si kadın. Yüzde 98’i şu anda çalışıyor. Araştırma, demografik sorularda çalışmakta olduğunu belirten kesimin verdiği yanıtlara göre yorumlandı

Müge Yalçın’ın araştırma sonuçlarına göre özet değerlendirmesini sizinle paylaşmak istiyorum; “Maaşlardaki ve maaş artışlarındaki genel memnuniyetsizlik temelde yüksek enflasyonlu süreçten düşük enflasyonlu sürece geçişle ilgili. Geçtiğimiz dönemlerde yüksek enflasyona paralel olarak gerçekleştirilen yüksek ücret artışları, enflasyonun düşmesiyle birlikte düşük oranlara indi. Önceleri yüzde 30 – yüzde 40 oranlarında maaş artışı alan çalışanlar, her ne kadar şu an aldıkları zam oranları enflasyonu karşılasa ya da üzerinde olsa da bu oransal düşüş, negatif anlamda bir psikolojik etki yaratıyor. Tüm bunların yanı sıra, 2000 krizinin ardından çalışanların maaşlarında da yaklaşık yüzde 40 civarında reel gerileme yaşandı. Bugüne baktığımızda, krizin ardından son 3-4 yılda gerçekleşen zam oranları, toplamda krizin öncesindeki rakamların çok gerisinde kaldı. Çalışanların maaşları konusunda duydukları memnuniyetsizliğin kriz öncesine dönüş beklentisi nedeniyle de oluştuğu görülüyor. Yalnız şunu belirtmekte fayda var; şirketlerin genel ücret politikalarına bakıldığında, kriz öncesi politikalara bir dönüş planlanmıyor. Birçok şirket o dönemlerde gerçekleştirdiği, somut kriterlere dayanmayan aşırı değerlendirmelerden sonra ücret sisteminde yeni politikalar geliştirmeye başladı.3

Ücret artışını neler etkileyecek dersiniz; enflasyon ve kişisel ilişkiler, katılımcılara göre ücret artışını en çok etkileyen faktörler arasında yer alıyor. Bireysel performans ise ücret artışını belirleyen faktörler arasında üçüncü sırada. Grup performansı, araştırma sonuçlarına göre ücret artışını en az etkileyen faktörlerden biri olarak gösteriliyor.

Ücret artışını etkileyen faktörler sorulduğunda, bireylerin ve kurumların yanıtlarını karşılaştırmakta fayda var. Öncelikle iki grupta da enflasyon, ücret artışlarını etkileyen birincil faktör olarak belirtiliyor. Her ne kadar enflasyonda yaşanan düşüşün önümüzdeki dönem ücretlendirmelerinde performans bazlı ücretlendirme, prim sistemi gibi farklı uygulamalar getirmesi bekleniyor olsa da enflasyonun direkt etkisi olduğu algılaması hem kurum hem de çalışan açısından hala devam ediyor.

Enflasyondaki düşüş ve Yeni İş Kanunu ile birlikte, bireysel performansın önemi de giderek artmaya başladı. Performans yönetimi ve ödül sistemleri 2-3 yıl öncesine göre şirketlerde çok daha oturmuş durumda. Böylece çalışanların bireysel anlamda şirkete kattığı değer, maaşlarına da direkt olarak etki edebiliyor. Zam oranlarındaki düşüşle birlikte, çalışan maaşlarındaki performanstan kaynaklanan 1-2 puanlık artış farkının, zaten yüksek olan maaş artışlarına göre çok daha etkili ve motive edici olduğu söylenebilir. Yeni İş Kanunu ile birlikte performans sistemlerini gözden geçiren/yeniden oluşturan şirketler, enflasyondaki düşüşün etkisiyle performans bazlı ücretlendirmeyi ön plana çıkarıyor. Araştırma sonuçlarına bakıldığında, kurumların ücret artışlarındaki ikinci önemli faktör olarak bireysel performansı gösterdikleri görülüyor. Performans sisteminin giderek önem kazanmasıyla birlikte, grup performansının çalışan ücretlerine daha doğrudan bir etkisi olması bekleniyor.

Kurumların verdikleri yanıtlara göre, ‘firma verimliliği’ maaş artışlarında etkili olan faktörler sıralamasında üçüncü. Firma karı artıkça, ücret sistemine bağlı olarak çalışan ücretlerinde de prim ya da ikramiye şeklinde performans bazlı artışlar görülebiliyor.

Çalışanların verdikleri yanıtlara bakıldığında, bir faktör dışında sıralama paralellik gösteriyor. Çalışanlar, ücretlendirmede en önemli ikinci faktörün ‘kişisel ilişkiler’ olduğunu söylüyor.

Araştırmaya birey olarak katılanların yaklaşık yüzde 50’si küçük ve orta ölçekli firmalarda çalışıyor. Bu firmalarda belirli bir ödül sistemi oturmamış ve kurumsallaşmamış. Alınan yanıtlarda ücret artışlarının bireysel performanstan çok kişisel ilişkilere dayandırıldığı gözleniyor.

Evet… maaşlar eriyormuş gibi duruyor. Evet sanki enflasyonda beklediğimiz düşüş biz çalışanlar için psikolojik bir yıkım yaratıyormuş gibi duruyor. YTL korkutuyor. Ama benim çok özet yorumum şu olacak; hayat değişiyor alışmalıyız. Değişim artık belli temeller üzerine oturuyor, umuyorum ki bundan böyle keyfi değişiklikler yaşamayacağız. Sistem kurumsal yapılara kucak açacak, keyfi yapıları eleyecek. Bugün için tatsız gibi gözüken durum, çok kısa zamanda rayına oturacak.

Anlık gelişmelere aldanmadan, geleceği planlamamız gerekiyor.