Archive for the ‘Andersen - 2006’ Category

Kalbimi şarj etmeye gidiyorum

Posted 30 Mar 2006 — by Yaprak Özer
Category Andersen - 2006

Size de olur mu bilmiyorum, bazen, ‘durdurun zamanı inecek var’ diye bağırmak gelir içimden. O zaman denilen şey o kadar hızlı, o kadar kontrolsüz akıyor ki, içinde yaşarken  farketmeniz imkansız. Dışına çıkıp bakmak gerek. Benim için zaman çok ama çok hızlı akıyor.

Zaman, elle tutulamayan, harcamasan kendini harcayan tek birim olsa gerek. Daha önce pek çok yazımda yazdım, zamanı kullanmak istersen eğer, onu kullandığın kadar, ona değer verdiğin ölçüde, onunla olmak istediğin kadar geri dönüşü oluyor sana. Tahammülsüz. Biraz hırçın, biraz hoyrat. İlgi ve şevkat bekler. Zaman zaman dönüp ona bakmanızı bekler.

Bilanço çıkartmanızı öneririm. Ne koydum ne aldım, ne verdim ne kaldı diye… Muhasebe yapmak kolay değil biliyorum. Muhasebenin sonuçlarına katlanmak daha zor, bilesiniz.

İnsan kaynakları sitesinde yazılarıma başlayalı tam 5 yıl olmuş. Ne kadar uzun, ne kadar kısa… Dün gibi hatırlıyorum. Bu yazılar insan kaynakları sitesinin tarihine de tanıklık etti. Sitenin neredeyse kuruluşundan bu yana sizlerleyim. Hürriyet gazetesinden 2001 yılı Nisan ayında ayrıldım. O zamana kadar değişik gazetelerde, değişik sorumluluklar üstlenmiş bir gazeteci rolüm vardı yalnızca. O gün hayatımın geri kalan kısmını değiştirdim. Değiştirip yeniden başladıklarım arasında insan kaynakları sitesindeki yazılarım da vardı. Aralarından kitaplar çıktı, pek çok başka yayın defalarca bu yazılardan alıntı yaptı, kullandı. O yılların arasından sizler çıktınız, dostluklar oluştu, işler gelişti…

Andersen olarak başlayan yolculuk Ernst and Young diye noktalandı. Beni bu siteye davet eden dönemin yöneticilerinden hiçbiri bugün yok. O gün bunları düşünmek mümkün değildi. Aradan 5 yıl geçti. Beş yıl çok şeyi değiştirdi.

Beş yıl önce iletişimi tek yönden gazeteci olarak icra ediyordum. Bugün gazeteci olarak mesleğime sıkı sıkı yapışmış bir işkadını sıfatı taşıyorum. İletişimi çok yönlü yaşıyor ve yaşatıyorum. Dünya değişti, ben de değiştim, ayak uydurmaya çalıştım, öngörülerimi test ettim, sanırım başardım.

Bundan 5 yıl önce iletişim alanında bir şirket kurmaya karar verdim. Adım attığımda ne işin tanımı, ne işin kendisi ne de işkolu vardı. Yaptığım işin bütününe bir sektör aramam gerekirse iletişim sektörü diyebilirim. Girişimciliği yazar dururdum, ben bir girişimci oldum. Kariyerin düz bir çizgi olmadığını söyledim, zaman zaman “u” dönüşleri yapılacağını, zaman zaman 360 derece dönüleceğini, bazı zaman aşağı, bazı zaman yukarı çıkılacağını yazdım. Yazdım çünkü gördüm ki gerçekten böyle. Ama… diye başladım yazılarımda sonunda başarılı olmak için plan yapmak ve sistemli yaşamak gerek. Hayat bir kere veriliyor bize, onunla nasıl oynadığın senin elinde. Gideceğin yere yapacağın yolculuğun rotasını belirlemezsen rüzgarın seni götürdüğü yere kadar gidebilirsin.

Zaman zaman bana sordular, zaman zaman sormadan hüküm verdiler. Benim şanslı kullardan biri olduğuma hükmedenler çok oldu. İstediğini yapmak, çalışabilmek, tercihte bulunmak ciddi bir lükstür. Oysa bazılarının lüks olarak algıladığını ben tercih ettim, seçtim, onun için çalıştım. Olması için gayret ettim. Planladım, adım adım sonuca ulaştırmaya çalıştım.

İndeks İçerik İletişim Danışmanlık adlı şirketi kurduğumda kafamda içerik üretip içerik yönetmek vardı. Arkadaşlarımla birlikte temellerini sağlam kurmuşuz, bir sektör yaratmayı başardık. İçerik üretiyor, içerik yönetiyoruz. Günlerce haftalarca aylarca ne yaptığımı anlatabilmek için uzun uzun konuşmak zorunda kaldım. İçerik üretmenin bir iş olabileceğini, içeriği yönetmenin en az onu üretmek kadar önemli olduğunu açıklamak doğrusu yorucuydu. Artık eskisi gibi uzun cümleler, yan cümleler kurmak zorunda kalmıyorum.

İndeks’i kurarken, yazılarımdan yola çıktım. Göründüğün gibi olacak, konuştuğunu yapacaksın. Bir gazeteci olarak yazdıklarına inanacak, inandıklarını yazacaksın. Hiçbir yazım inanmadığım konu ya da fikirlerden oluşmadı. Hiçbir yazımda kendi yapamayacaklarımı başkalarına tavsiye etmedim.

Yazı yazarken de yaşarken de sürdürülebilir ve sürekli olmak gerektiğine inandım. Türkiye’nin en büyük eksiğinin sürdürülebilir ve sürekli olmak adına yeterli adımları atmamak olduğunu gördüm. İndeks’te kalıcı, sürekliliği olan ve sürdürülebilir projelere imza atıyoruz. İşimiz iletişim. İletişimin kimseye emanet edilemeyecek kadar önemli olduğunu söylüyoruz. Ben aynı cümleyi insan kaynakları konusunda da sık sık yazıyor ve telaffuz ediyorum. Çünkü insan kaynakları inanıyorum ki, bir şirketin can damarı. Oraya yönetici olarak yerleştirdiğiniz kişiler sizin en önemli işlevinizi yerine getiriyorlar.

Beş yılı özetlemek ne kadar zormuş. Şunu yaptım bunu yaptım diyebilir ve kronolojik olarak yazıp geçebilirsiniz. Satır aralarını yani içerik’i kaçırmak istemediğinizde zor.

Geleceğe odaklanmak, vizyoner olmak ve bir misyona sahip olmak… Başkalarını bilemem ama beni hayata bağlayan en önemli unsurlar. Geçmiş, yaşanmış bitmiş ve zenginlik dediğimiz tecrübelerimizin arasına koyduğumuz birikimimiz. Geçmiş bir sermaye, geleceğin de aslında teminatı. Ondan kaçış yok. Geçmişi silip atmak insanın uzuvlarından birini ya da bir kaçını koparması gibi bir şey. Üniversitelerde gençlerle yaptığım sohbet toplantılarında, “yaptığınız hataları cebinize koyup saklayın, onlardan öğrenecek çok şey var” dediğimde bazıları bana inanmak istemeyen gözlerle bakıp durdu. Oysa gerçekten de yanlışlarımız en büyük tecrübelerimiz. Bir daha tekrarlamamak için, bir dahaki sefere daha iyisini yapmak için, öğrenmek için.

Geçmiş, çok değerli. Onunla övünmek, övünülecek geçmiş bırakmak ya da en azından rahatsız olmamak sanırım bir insanın hayatı boyunca yapabileceği en önemli yatırım. Geçmişi çok sevmekle birlikte geçmişe takılmamayı önemli bir kural olarak koydum kendime. Geçmiş yaşanmış, gelecek yaşanacak. Geçmiş bana gelecek için ışık tutacak.

Gelecek, ne getirecek diye düşünmedim hiç. Bekleyelim görelim diyemedim, demedim. Geleceği planlamanın akıllı bir iş olduğuna kanaat getirdim. Geçmişi har vurup harman savurmadığım için geleceği de idareli harcamalıyım diye düşündüm. Her sabah uyandığımda cebimde 24 YTL param  oluyor. Ben bu 24 adet liraya milyon/milyar/trilyon muamelesi yapmayı çok seviyorum. Onu koklaya koklaya harcıyorum bu yüzden de 24 YTL’nin her bir YTL’sine ne sığdıracağımı ne kadar sığdıracağımı bilememenin sıkıntısını yaşıyorum. Dolu dolu geçmeli diye içine tıkıştırıp duruyorum. ‘Aman zaman öylesine akıp geçmesin, hakkını vereyim’ telaşı yaşıyorum.

Sorarım size plan yapmazsanız nasıl dolu geçecek zaman, yani hayatınız? Plan yapabilmek sanıldığı kadar kolay değildir. Çıkart ajandanı doldur sayfaları diyemem size. Plan yapabilmek için vizyoner olmak gerek. Vizyoner olabilmek için misyonunuz olması gerekiyor.

Vizyon ve misyon kelimeleri iş  dünyasında çok kullanılır. Ben iki kelimenin hakkını verene çok rastlamadım. Bulunsun diye şirketlerin resepsiyonlarında, yönetim kurulu toplantı odasında “vizyonumuz” ve “misyonumuz” diye başlayan paragraf dolusu yazılar bulursunuz. Bizim de olsun mantığıyla yaklaşınca paragrafı yazmak kolay ama onu yaşamak ve yaşatmak o kadar kolay değil. İş dünyasının sahip çıktığı bu iki kelimenin aslında bireylerin de beyinlerinde bulunması gerektiğine inandım. Vizyonu olmayan çok insan tanıdım, misyonun ne olduğunu sorgulamadan gelip geçenleri gördüm. Yazılarımda her zaman her satırda bireyin fark yaratabileceğini söyledim. Bu fark vizyon sahibi,  misyonu olan bireyin yapabileceklerinin bütünüdür.

Yazılarımda küreselleşmeyi övdüm. Küreselleşmenin getirdiği zorluk ve tehlikeleri de  tek tek anlatmaktan geri durmadım. Küreselleşmeyi işdünyasının yaşadığı bir olgu gibi algılayanlara savaş açtım çünkü küreselleşme bireyin yarattığı ve sonuçlarına katlandığı bir ortam. Küreselleşmeyi bir film izler gibi izlersek seyirci oluruz, bizi yutar, Küreselleşmenin içine girmek ve parçası olmaktan başka bir yol bulunmadığını görmek gerek.

Buraya kadar sıraladığım, aklıma gelmediği için atladığım başlıkları sizinle beş yıldır tartışıp duruyoruz. Forum köşesi hazırladık. Sizler en derin, zaman zaman en gizli düşüncelerinizi benimle paylaştınız. Hayallerinizi anlattınız, zaman zaman düzene/zaman zaman kendinize/zaman zaman başkalarına öfkeniz yazılarınıza taştı, bazılarına birlikte çözüm bulduk, bazen birlikte hayal kurduk.

Hiçbirinizin yüzünü görmedim. Çoğunuzu fiilen tanımıyorum. Ama ne düşündüğünüzü biliyorum. Ne zaman ne yapacağınızı kestirebiliyorum. Ne söylersem kızar, ne söylersem gülersiniz; ne söylersem bana yazarsınız biliyorum. Ben sizi tanıyorum. Hepinizin yüreğimde o kadar büyük bir yeri var ki kelimelerle tarif etmem mümkün değil.

Beş yıla hızla büyüyen bir şirket ve içinde her gün heyecanla koyduğum bir sürü proje, kocaman bir dergi grubu, fark yaratan bir iletişim stratejisi, bir konuşmacı ajansı, hızla büyüyen bir ekip, hayallerimizi birlikte büyüttüğümüz arkadaşlarımı, bir marka olarak “İndeks”i koydum. Güzel kızım büyüdü kendince kocaman oldu. Bir gün İndeks’e/İçerik’e/İletişim’e ayırdığım zaman yüzünden şikayet etmedi. Ben de bu beş yılda çok büyüdüm, geliştim. Beş yıl önceki Yaprak değilim. Daha zengin, yaşça daha büyük, kendimce daha güzel, daha akıllı bir şey oldum. Beş yıl boyunca pek çok hata yaptım. Onları pamukların arasına koydum saklıyorum. Arada bir çıkarıp bakıyorum bir daha aynısını yapmak istemiyorum.

Beş yılın her yılı bir önceki yıldan daha fazla çalışır oldum. Çalışmayı, sevmesini öğrendim. Bu yazıyı sabahın 05.00’inde yazıyorum. Günümü çalmasın, gün yazımdan çalmasın diye. Çünkü siz benim için önemlisiniz. İçerik ve iletişim benim için çok önemli.

Bir süredir size istediğim kalitede zaman ayıramadığımı görüyor ve bunun rahatsızlığını hissediyorum. Zamanı ya ben iyi kullanamıyorum ya da zamandan çok şey beklediğim için sürekli kendimden çalıyorum. Bundan sonraki beş yıl için kendimden çalmamaya, en azından daha az çalmaya karar verdim. İlk adımını yine sizinle atıyorum. Benim biraz ara vermem gerekiyor. Ben izninizi istiyorum. Merak etmeyin yazılarım başka araçlarda devam edecek. Bunlardan biri Sabah Gazetesi’nin İş’te İnsan eki. Başka noktalarda da karşılaşacağız. Merak etmeyin yeniden buluşacağız. Bizim işimiz duygu ve aşk işidir. Duygularım olmadan yapamam ben. Kalbimi şarjetmeye gidiyorum.

Bana verdikleriniz, öğrettikleriniz için teşekkür ederim. Sizden her hafta pek çok ileti alıyorum. Çoğuna yanıt veremiyorum. Bunun için üzgün olduğumu bilmenizi isterim. Bundan sonra yazışmak için indeks@indeksiletisim.com adresini kullanmanızı rica ediyorum. Sanırım değerli site yöneticileri sizinle olan iletişim adresimi hemen silip atmaz, bir süre tutarlar… Bu yazının her zamanki süresinden biraz daha fazla yayında kalmasını sizlerin huzurunda onlarda da rica ediyorum.

Konuştuklarımızı, paylaştıklarımızı unutmayın. Kendinize yatırım yapmayı ihmal etmeyin. Hayatınızın değerini bilin. Kendinizi sevin. Ben sizi çok seviyorum.

A ve B alfabenin ilk iki harfi mi

Posted 16 Mar 2006 — by Yaprak Özer
Category Andersen - 2006

Türkiye’de gündemi değiştirmek ne kadar kolay değil mi? Bir magazin haberinin gündeme düşmesi her şeyin unutulması için yeterli bir neden olabilir. Hele bir de Unakıtan’dan inciler oldu mu yeme de yanında yat… Biri biter biri başlar. Ama gerçek gündeme gelmek nedense mümkün olmaz. Gerekenleri teyet geçelim, mümkünse hiç karşılaşmayalım…

Kısa bir süre öncesine kadar ölüm kalım meselesi haline getirdiğimiz Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin yerinde yeller mi esiyor… Soğuk bir hava estiğine hiç şüphe yok. Kanımızı kaynatmıyor artık. Hükümetin hevesinin bu kadar çabuk geçmesi herkes gibi beni de şaşırttı. Sizce bunlar dikkat eksikliğimizden kaynaklanıyor olabilir mi? Hafızamız dedikleri kadar dar mı?

Avrupa Birliği bu kadar önemli değilse, o zaman dün neden bu A ve B harfleri yanyana gelince dellendik durduk.

Bazılarımız unutmaya ne kadar yatkınsak, bazılarımızda unutmamaya unutturmamaya o kadar yatkın. Birkaç haftanın AB ve Türkiye gündemini bulacaksınız aşağıda. Unutmayın unutturmayın, tam üyelik diye ölüp bitmedim ben. Ama bu örgütün kurallarına uymanın bizim için yararlı olduğuna hep inandım.

Sanırım bu hükümetin kendisinden beklenmeyen bir şekilde AB sevdası peşinde koşma nedeni Türk Silahlı Kuvvetleri gibi kurumların önünde engel olmaktan çıkaracağı yolundaki beklentisiydi. Tabii bir de türban. Kim kime ne tür sinyal ve hatta söz verdi bilinmez. Ancak verilen sözlerin pek de tutulduğu söylenemez. Tabana ne diyecek, nasıl hesap vereceksiniz. En büyük ceza gündemden düşürmek olmasın.

Türkiye’nin önemli eksiklerinden biri sürekli olmak, diğer bir ifadeyle istikrar. İstikrarda şan şöhret ve magazin yok. Bunun için midir bilinmez ilgi çekmez.

Kıbrıs ve Yunanistan:

Avrupa Konseyi Kıbrıs Türkleri için Yardım Tüzüğü’nü onayladı

Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi (GAERC) tarafından Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik gelişmesini teşvik etmek amacıyla bir mali destek aracı oluşturulmasına ilişkin kabul edilen tüzük Komisyon tarafından memnuniyetle karşılandı. Tüzüğün kabul edilmesi AB’nin enerji ve çevre gibi acil ihtiyaç duyulan alanlarda yardım verebilmesini sağlayacak. Kıbrıs Türk toplumunu AB’ye yakınlaştıracak birçok somut proje hayata geçirilebilecek.

Bakoyanni: Türkiye ile evliliğe hazır değiliz
Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni, “Şu an bir Türkiye-AB evliliğine hazır olmadıklarını” söyledi. Yunanistan’ın istikrarlı bir biçimde Türkiye’nin AB geleceğini desteklediğini vurgulayan Bakoyanni, “Türkiye ile komşuyuz ve Avrupalı bir sınır komşusu çıkarımızadır. Ülkemizdeki siyasi güçlerin bu tezi destekliyor olmaları rastlantı değildir” dedi.

“Türkiye’nin AB ilke ve değerlerine uyması, iyi komşuluk ilişkilerine ve uluslararası hukuka saygı göstermesi gerekiyor. Türkiye’nin AB üyesi olması için bir dizi önkoşula uyum sağlaması gereklidir.”

Türkiye-AB Troykasının gündemini Kıbrıs oluşturdu

3 Ekim’de müzakerelerin başlamasından sonraki ilk Türkiye-AB Troyka toplantısı AB Dönem Başkanı Avusturya’nın ev sahipliğinde Viyana’da düzenlendi. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik, gelecek Dönem Başkanı Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja ile Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in katılımıyla gerçekleşen toplantıda Türkiye ilk kez müzakerelere başlamış aday ülke sıfatıyla bulundu. Toplantının gündeminde ağırlıklı olarak Kıbrıs sorunu ele alındı.

AB, Türkiye’den Gümrük Birliği’ni G. Kıbrıs dahil yeni üye ülkeleri içerecek şekilde genişleten Ek Protokolü gecikmeksizin uygulamasını istedi.

Toplantının ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Olli Rehn, Ek Protokol’ün imzalanmasının Türkiye ile müzakerelerin başlatılması için çok önemli bir koşul olduğunu hatırlattıı. Rehn, AB’nin katılım müzakerelerini başlatarak verdiği sözü tuttuğunu, Türkiye’den de Ek Protokol’ün tam uygulanmasını beklediklerini söyledi. Rehn, liman ve havaalanlarının açılmasının dikkatle izleneceğini belirterek, bu konuda gerekli adımlar atılmadığı takdirde üye ülkelerin veto hakkına başvurabileceği ve müzakere sürecinin olumsuz etkileneceği uyarısında bulundu. Rehn, ayrıca KKTC’ye yönelik mali destek tüzüğünün onaylanmasının güven artırıcı bir belge olarak görülmesi gerektiğini söyledi.

Enerji:

Avrupa’nın enerjisi Türkiye’den geçecek
Türkiye Avrupa Birliği’nde enerjiye dayalı stratejik bir atağa kalktı. Avrupa’nın petrol ve doğalgaz gibi enerji alanlarında Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu vurgulamak için hazırlanan yeni stratejiyi Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Viyana’daki AB Troyka toplantısında anlattı. Özellikle dönem Başkanı Avusturya Dışişleri Bakanı Ursula Plassnik’in yakından ilgilendiği ve heyecanlandığı, petrol ve doğalgaz boru hatlarıyla ilgili sunumu, genişlemeden sorumlu üye Olli Rehn, Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja ve Javier Solana’nın özel temsilcisi Robert Cooper büyük bir ilgiyle izleyerek not aldı.Türkiye’nin AB’ye yakınlaşmasında en önemli rolü oynayacak bu projelerle Avrupa’nın enerji ihtiyacının önemli bir bölümü karşılanacak.

AB Komisyonu, AB’ye enerji getirecek hatların güvenliği açısından Türkiye’ye güvendiğini ifade ediyor. Avrupa, Rusya’nın doğalgaz ihracatını düşürmesi nedeniyle bu yılı soğukta kalma tehlikesiyle geçirdi. Bu nedenle AB’ye gidecek enerji nakil hatlarından dördünün Türkiye’den geçmesini istiyor. Türkiye petrol ve doğal gaz boru hatlarının kavşak noktası olduğu vurgulanıyor. Türkiye ayrıca Avrupa’nın enerji koridoru olamaya da aday. Avrupa’nın doğalgaz ihtiyacını karşılayacak olan boru hatlarının Mısır, Türkmenistan, Irak, Kazakistan ve Rusya’dan gelmesi planlanıyor.

Yeşil Kitap

AB Komisyonu Avrupa Enerji Politikası’na temel oluşturmak üzere bir Yeşil Kitap yayınladı. Yeşil Kitap’ta Avrupa Enerji Politikası’nın sürdürülebilir kalkınma, rekabetçilik ve kaynağın güvenliği hedeflerine ne şekilde ulaşılacağı belirtiliyor. Ayrıca Avrupa Enerji Politikası’nın uzun dönemli bir çabayı gerektirdiği vurgulanıyor ve Komisyon’un AB Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’na enerji politikası alanında düzenli aralıklarla raporlama yapması gerektiği belirtiliyor. Yeşil Kitapta öncelik verilmesi gerektiği belirtilen altı başlık:

  • Enerji alanında iç pazarın tamamlanması
  • İç enerji pazarının güvenliğinin sağlanması
  • Etkin, sürdürülebilir ve çeşitli enerji kaynaklarının oluşturulması
  • Küresel ısınma karşısında önlemlerin alınması
  • Stratejik enerji teknolojisi politikasının benimsenmesi
  • Enerji konusunda ortak dış politikanın oluşturulması

Türkiye Karşıtlığı:

Türkiye karşıtı 200 bin imza

Avusturya’da aşırı sağcı Özgürlükçüler Partisi’nin (FPÖ) Türkiye’nin AB üyeliğine karşı başlattığı kampanyada 200 bin imza toplandı. Parti lideri Christian Strache, “6 Mart’ta başlayan kampanyada 100 bin imza toplayacağımızı söylemiştim. İlgi, beklediğimden fazla oldu” dedi. FPÖ, ‘Türkiye’nin AB’ye katılımı, AB anayasası ve Avusturya’nın tarafsızlık statüsünü koruması için referandum yapılmasını’ istiyordu. 100 binden fazla imza toplandığından kampanyanın sonucu parlamentoda ele alınacak. Ancak parlamentonun bunu onaylaması beklenmiyor.

AB Yorumları:

İslami Kalvinizm BBC’de 
İngiliz yayın kurumu BBC, Kayseri’de yayılan yeni girişimçiliğe dikkat çekerken “Yeni bir Türk İslam türü doğuyor, iş hayatıyla serbest piyasa yanlısı ve İslami Kalvinizm olarak adlandırılıyor” dedi. Türkiye’de sanayi ve dindeki yenilemenin el ele gerçekleştiğini kaydeden BBC, Kayseri’yi örnek gösterdi. Ankara ve İstanbul’daki büyük kentsel merkezlerin aksine Kayseri nüfusunun dindar ve muhafazakar Müslümanlardan oluştuğuna dikkat çeken BBC, Kayseri için “Yükselen girişimci ruhun merkezi” ifadesini kullandı.

Programda Kayseri’deki lokantaların ender içki servisini yaptıklarına, evli olmayan erkek ve kadınların sokaklarda birbiri ile konuşmadığına ve kentte gece yaşamının pek bulunmadığına dikkat çekildi. Buna karşın, ilde yayılan yeni girişimciliğin dinde dikkat çeken değişim için bir katalizör olduğunu savunan BBC, “Yeni bir Türk İslam türü doğuyor, iş hayatıyla, serbest piyasa yanlısı ve ‘İslami Kalvinizm’ olarak adlandırılıyor” dedi.
 
Bir süre önce Anadolu’daki “Kalvinizm” olayına ilişkin bir rapor yayınlayan Avrupa İstikrar Girişimi adlı düşünce kuruluşunun direktörü Gerald Knaus da programa katılarak “Kayseri’de iş yapanlar, İslam’ın kendilerini girişimci olmaya cesaretlendirdiğini söylüyorlar” dedi. 
 
Kayserili olan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün “İslami Kalvinizm” kavramında bir çelişki görmediğini kaydeden BBC, Gül’ün bu konudaki açıklamalarına da yer verdi:

“Sormamız gereken en önemli şey, ‘Ne tür bir modernizm istiyoruz?’ Siz bu dünyada mı yaşıyorsunuz ya da hayal mı görüyorsunuz? Kayseri halkı hayal görmüyor, gerçekçi ve bu, bizim ihtiyacımız olan İslam’dır. Camiye gidiyorlar, dindar yaşamları var ancak aynı zamanda ekonomik alanda çok aktifler. Bana göre modernite budur ve bu nedenle bu yeni Türkiye, AB için bir kazanç olacak.”

İstihdamda neden başarılı olamıyoruz 

İstihdam, sosyal işler ve fırsat eşitliğinden sorumlu AB Komiseri Vladmir Spidla 6 Mart

tarihinde AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu ile Ankara Üniversitesi-Avrupa toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM) tarafından ortaklaşa düzenlenen “Türkiye AB İlişkilerinin İstihdam ve Sosyal Boyutu” başlıklı konferansa konuşmacı olarak katıldı. Spidla konuşmasında AB üyeliğine hazırlanırken Türkiye’nin fırsat eşitliği konusuna öncelik vermesi gerektiğini, kadın-erkek eşitliğinin de bu noktada çok önemli olduğunu söyledi. Türkiye’nin kadın hakları alanında önemli ilerlemeler kaydettiğini belirten Spidla, mevcut aksaklıklara da dikkat çekti. Türkiye’de kadının gündelik yaşamda ayrımcılıkla karşılaşmaya devam ettiğini, kadınların yüzde 20’sinin okuma-yazma bilmediğini, kırsal bölgelerde bu oranın yüzde 50’ye yükseldiğini, kadın istihdamının her geçen sene daha da azaldığını belirtti. Kayıt dışı alanlarda çalışanlar arasında kadınların oranının çok yüksek olduğunu söyleyen Spidla, bu durumda kadınların iş yasalarının koruması altında olmadığını vurguladı. Türkiye’de kadının statüsünün iyileştirilmesinin ancak gerçekleştirilen reformların uygulamaya geçirilmesine bağlı olduğunun altını çizdi. AB Komisyonu açısından fırsat eşitliğinin Türkiye’nin üyelik müzakerelerinde öncelikli konular arasında yer aldığını söyleyen Spidla, Komisyon’un kadın-erkek eşitliği alanında kaydedilen yasal gelişmeleri yakından izleyeceğini belirtti.

AB: “Reform hızını koruyun”
Viyana’da Avrupa Komisyonu, Avusturya’dan AB Dönemi Başkanı ve Finlandiya’dan bir sonraki dönem başkanından oluşan AB troyka ile Türkiye toplantısı yapıldı. Olli Rehn reformların süremesi gerektiğini söyledi. Abdullah Gül “Reformları baskıyla değil, Türk halkı bunları hakettiği için yapıyoruz” dedi. Avusturya Dışişleri bakanı Ursula Plassnik hükümetin reformla ilgili yaptıklarını net bir şekilde desteklediklerini ve takdir ettiklerini söyledi.

Dünya Bankası: “Türkiye ekonomiyi AB normlarına uygun hale getirmeli”

İçinde bulunduğumuz ayın başında yayınlanan Dünya Bankası raporuna göre AB katılım müzakereleri Türkiye’nin ekonomik gelişimine yardım etmesine karşın yeterli değil.

Dünya Bankası’na göre Türkiye’nin AB ortalama yaşam standartlarına yaklaşması yapısal reformlarının hızına bağlı. “2001’den beri sağlam ekonomi politikaları Türk ekonomisini istikrarlı ve daha hızlı büyüme saplaması için iyi bir pozisyona getirdi.”

İstihdam piyasası göstergeleri ülkeyi inceleyeler için endişe kaynağı. “Son 10 yılda istihdam yüzde 1’den az arttı. Bu Türkiye’nin hızla büyüyen işgücüne kıyasla oldukça az.” Kadının işgücüne katılımı en önemli sorunlar arasında. AB ortalaması yüzde 57’yken şu anda Türkiye’de yüzde 24.3. 2004’te Türkiye’de istihdam yüzde 46.2’di.

Daha iyi istihdam AB bloğunun bir parçası olma şansını artırması için önemli bir konu, çünkü üye ülkeler Türkiye’nin üyeliğinin Türk ekonomik göçmenlerin Batı Avrupa’ya akınını getireceğinden korkuyorlar.

Financial Times’a göre kayıtdışı ekonomi bazı ekonomistlerce Türkiye’nin 250 bin euroluk resmi GDP’sinin yüzde 50’sini oluşturuyor. AB sosyal politika komiseri Vladimir Spidla da aynı noktaya dikkat çekti. “Kayıtdışı istihdam iş kanunuyla korunmadığı için Türkiye’nin AB hukukuna uyumu bu alanda şu anda bir değişiklik yaratmıyor. Bu nedenle Türk anayasasını AB hukukuyla uyumlu hale getirmek yeterli değil.”

AB Müzakereleri:

Türkiye-AB Troyka toplantısında, Kıbrıs sorunu dışında müzakere süreci ve karikatür krizi ele alındı. Ursula Plassnik, uzun ve zorlu geçmesi beklenen müzakere süreci boyunca objektif ve destekçi bir tavır sergileyeceklerini belirterek bilim ve araştırma başlığında fiili müzakerelerin başlatılması için Türkiye’ye davet mektubu ilettiklerini, eğitim ve kültür alanında da çalışmaların sürdürüldüğünü hatırlattı. Ancak, 17 Aralık’tan bu yana reform hızının düştüğüne dikkati çeken ve uygulamadaki yavaşlığı eleştiren Plassnik ve Rehn, Türkiye’den reformlara devam edilmesini ve uygulamanın etkili şekilde yürütülmesini istedi. Ayrıca, toplantıda karikatür krizinin çözümünde Türkiye’nin çok önemli bir rol oynadığı ve medeniyetlerarası diyaloğa katkıda bulunduğu kaydedildi.

AB Komisyonu Türkiye müzakerelerin 23. konu başlığı olan “Adalet ve Temel Haklar” ile ilgili taramayı sonbahara erteledi. Komisyon söz konusu ertelemenin teknik nedenlerden ötürü gerçekleştiğini, bu başlıktaki taramanın sonbahara ertelenmesinin taraflara kendilerini daha iyi hazırlamaları için ek süre kazandıracağını belirtti.

Daimi Temsilciler Komitesi COREPER ise Türkiye ve Hırvatistan ile katılım müzakerelerinin bilim ve araştırma başlığında resmen başlatılması konusunda ilke kararı aldı. AB Dönem Başkanlığı’nı sürdüren Avusturya’nın iki ülke yetkililerini müzakerelere başlamak için toplantıya davet etmesi sonrasında müzakereler Haziran ayına kadar resmen başlayabilecek.

AB Fonları:

Sosyal diyaloğun güçlenmesi

AB tarafından finanse edilen “Türkiye’de Sosyal Diyaloğu Değişim ve Yenilik İçin Güçlendirme” projesi başladı. Toplam 22 ay sürecek projenin 4.29 milyon €’luk toplam bütçesinin 4.16 milyon €’su Avrupa Komisyonu tarafından finanse ediliyor. Projenin amacı ekonomik ve sosyal kalkınmaya itici güç olacak şekilde Türkiye’de sosyal diyaloğun güçlendirilmesi. Her düzeyde sosyal diyaloğun geliştirilmesi ve AB sosyal politikaları kapsamında ileride ortaya çıkacak sorumluluklarını yerine getirmesinde yardımcı olmak üzere Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na ve sosyal ortaklara destek sağlanacak. Bunun yanı sıra Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın ve sosyal ortakların kurumsal kapasitelerinin geliştirilmesi amacıyla sosyal politikaya ilişkin AB müktesebatı, sosyal diyalog kuralları ve ilkeleri, iletişim ve müzakere becerileri gibi konularda eğitimler düzenlenecek.  

Avrupa Birliği, Lizbon stratejik hedeflerine (tam istihdam ve sosyal uyumun güçlendirilmesi) ulaşılmasının büyük ölçüde sosyal ortaklar tarafından atılacak adımlara bağlı olduğu görüşünde.

AB Türkiye’de üreme sağlığına 12.9 milyon euro hibe veriyor

Avrupa Komisyonu Delegasyonu, AB tarafından finanse edilen Sağlık Bakanlığı’nın “Üreme Sağlığı Programı” kapsamında toplam 12.9 milyon Euro tutarındaki 58 projeyi belirledi.  

Türk sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından hayata geçirilecek olan projeler en fazla 12 ay sürecek ve güvenli annelik, aile planlaması, cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBE), HIV enfeksiyonu ve AIDS, adolesan sağlığı, servikal kanser ve meme kanserinin erken teşhisi, üreme hakları ve bu süreçte erkeklerin katılımı gibi çeşitli alanlarda yürütülecektir. Bu alanların yanı sıra  toplumsal cinsiyet, kadın okur-yazarlığı gibi ailenin üreme sağlığı üzerinde doğrudan etkili olan konular da bu projeler kapsamında ele alınacaktır.    

Teklif çağrısının ikinci ayağında verilecek bu hibelerle birlikte toplam değeri 19.9 milyon Euro olmak üzere 85 proje hayata geçirilecektir.Hibe projesi AB tarafından finanse edilen ve Sağlık Bakanlığı ile işbirliği içinde yürütülen toplam 55 milyon Euro bütçeli “Üreme Sağlığı Programı” kapsamında uygulanmaktadır. Söz konusu işbirliği Aralık 2001’de Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Komisyonu arasında imzalanan finansman anlaşmasına dayanmaktadır. Üreme Sağlığı Programı kapsamında 4 yıl süreyle teknik ve mali  destek sağlanması öngörülmektedir. Program aynı zamanda Türkiye’deki kadın ve gençlerin sağlık durumunun iyileştirilmesine yönelik çabalar için bir itici güç oluşturmakta ve hizmetlerin kalitesi, yararlanılabilirliği ve ulaşılabilirliğinin artırılması çalışmalarında Sağlık Bakanlığı’na doğrudan destek sağlamaktadır.

Avrupa Yatırım Bankası

Avrupa Yatırım Bankası (AYB), bu yıl Türkiye’ye 3 milyar Euro proje kredisi kullandıracak. Güneydoğu Avrupa Bölgesi Programı çerçevesinde Türkiye’ye mali destek verecek olan

AYB, 2004 yılında yaklaşık 655 milyon Euro, 2005 yılında 730 milyon Euro olmak üzere toplamda 1 milyar 385 milyon Euro tutarında proje kredisi sağladı. AYB’nin 2006 yılında kobilere yönelik yeni bir finansman olanağı sağlaması öngörülüyor.

Kadın ve kutlama üzerine

Posted 06 Mar 2006 — by Yaprak Özer
Category Andersen - 2006

Birkaç gün önce kadınlar gününü kutladık.

Sanki kutlanacak bir şey varmış gibi!

Yine, yeniden… Her yıl bir kez daha…

Hep aynı şekilde, göstermelik bir coşkuyla…

Neden kutlama yapılır? Bu sorunun yanıtını düşünmeye fırsatınız olmadığından eminim. Çünkü kutlayacak çok şey var… Ayağımızı yorganımıza göre uzatmadığımız konulardan biri daha. Her yıl sevgililer gününü kutluyoruz, yılbaşını kutluyoruz, bayramları kutluyoruz, doğum günümüzü kutluyoruz, anneler gününü, babalar gününü, kurtuluş günlerini… Kutluyoruz da kutluyoruz…

Benim en çok sevdiğim kutlama türü, bir ilimizin düşman işgalinden kurtuluşu kutlamalarıdır. Hiç değişmez. Heyecanlı gazilerimiz, bıkkın devlet erkanı ve ne kutladığını bilmeyen halk… Hele bir de son zamanlarda bu kurtuluş günlerinde havalara ateş edilmesi ve mutlaka birilerinin canının yanması yok mu?…

Kadınlar günü kutlamasının da diğer kutlamalardan bir farkı yok. Tabii neresinden baktığınıza bağlı. Yani hakkını vermek açısından bakıldığında farksız. Günün anlam ve önemini bir türlü kavrayamıyorsunuz… Diğer popüler kutlamalara göre farkı var çünkü ekonomisi zayıf. Kadınlar gününü henüz ticari bir olaya çeviremediğimiz için o gün kadınlara hediye almak adetten değil. Bugün kadınlar günü karıcığım ya da sevgilim sana bir hediye aldım ve kadınlar gününü kutluyorum diyen erkek görmedim. Kadınların birbirlerine, kadınlar günün kutlu olsun dediğine de rastlamadım. Daha ağır bir havada geçer kadınların kutlaması. Sorunlar ve çözümsüzlükler üzerine. Toplumun çilekeş tarafı olduklarından mıdır bilinmez… Haklarını savunmadıkları için midir bilinmez… ya da hakları onlara gümüş tepside sunulduğu ve bunun kıymetini kavrayamadıkları için midir bilinmez.

Özetle kadınlar gününün büyük bir coşkusu olduğu söylenemez. Dernekler, vakıflar, üniversiteler, siyasi partiler mutlaka günün anlam ve önemine dair bir panel düzenlerler. Buna halk arasında kutlama denmiyor çünkü eğlencesi/magazini yok.

8 Mart günü, kadın panellerinden geçilmedi. Bunlardan birini de ben yönettim. Herkes yine konuştu, konuştuk. Herkes kadın olmanın öneminden, kadınlara verilmesi gereken önemden söz etti/ettik. Kadınlar dâhil olmak üzere kaç kişi söylediklerinin hakkını verdi. Bilmiyorum.

Ben kadınlar gününde en önemli konunun kadının istihdamı olduğuna inanıyorum. Ağır havasını bozmak istemediğim için sorunlu bir konuyla katkıda bulunayım dedim, affınıza sığınıyorum. Kadınların çalışma hayatının her alanında aktif rol almasının beklendiği bir dönemde çalışan kadın sayısının azalması, buna karşın evinde oturan kadın sayısının özendirilmesini, kızlarımızın eğitimsiz bir dünyada büyütülmesini endişeyle izliyorum ve kendi çapımda karşı çıkmak istiyorum. 

Aşağıda dünya kadınlar gününün anlamına hizmet edeceğini düşündüğüm bazı istatistikleri sizinle paylaşacağım. Yazının önemli bir kısmı Türkiye’yi anlatıyor. Diğer bölümlerde de Avrupalı kadına dair iki farklı ülke örneği bulacaksınız.

Türkiye

Türkiye’de kadınların işgücüne katılımı yüzde 24 seviyelerinde. AB ortalaması ise yüzde 62’lerde. Türkiye’de her üç kadından ikisi işsiz. Çalışan kadınların yüzde 50’den fazlası tarımda çalışıyor. Tarımda çalışan kadınların yüzde 85’i ücretsiz aile işçisi olarak çalışıyor. 2005 yılında bir buçuk milyon insanın tarımdan işsiz kaldığı görülüyor.

Türkiye’de her dört kadından biri okuma yazma bilmiyor. Kadınların yüzde 21,5’i okuryazar olup bir okul mezunu değilken, 44,6’sı ilkokul, 10,6’sı lise ve yalnızca 3,9’u üniversite mezunu. Kadınların ortalama eğitim süresi üç yıl. Bölgesel gelişmişlik farkları, kadınlarla ilgili sorunları bazı yerlerde üst seviyelere taşıyor. Örneğin resmi nikahla evli olmayan kadınların oranı yüzde 7,5 düzeyinde. Bu oran bazı bölgelerde yüzde 20’lere kadar yükseliyor. Türkiye genelinde 7-13 yaş arasında okula hiç kaydı olmayan yüzde 20 civarında çocuk var. Bu oran bazı bölgelerde yüzde 50’lere yaklaşıyor.

Kadınların sosyal yönden dışlanmaları onların işgücü piyasasına hiç girememelerine ya da işgücünden ayrılmalarına neden oluyor. Kadının aile içindeki konumu, kadına toplum içinde atfedilen rol ve değer yargılarıyla birlikte kadınlar için meslek ve aile yaşamlarını uyumlaştıracak destek programlarının yeterince geliştirilememiş olması kadınların etkin şekilde işgücüne katılımını engelliyor.

Kadın istihdamını genel anlamdaki işsizlik sorunundan ayrı düşünmek mümkün değil. Kadın istihdamıyla birlikte Türkiye’nin önündeki en büyük sorunlardan biri de, genel olarak işgücüne katılım oranlarının düşük olması. Türkiye’de çalışma yaşındaki nüfusun yüzde 50’sine yakını işgücüne katılmıyor. Bu haliyle Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük işgücü katılım oranına ve en yüksek işgücüne dahil olmayan nüfusa sahip. AB ortalaması, yüzde 30’ların altında. Genel anlamda işgücüne katılım oranlarının yüzde 50’nin altında olması kadınların işgücüne katılım oranlarının düşük olmasından da kaynaklanıyor.

Türkiye’de 1935 yılında yüzde 4,56 olan kadın milletvekili oranı, 1950’de 0,62’ye düştü. 2002 seçimlerinde yüzde 4,4 oldu. Bu oran AB Parlamentosu’nda yüzde 42, İsveç Parlamentosu’nda yüzde 45,3.

Kadınların kazancı erkeklerden daha az. Karar mekanizmalarındaki kadın oranı ancak yüzde 7. İstihdam edilen kadın nüfusun yüzde 49,8’i ücretsiz aile işçisi, yüzde 39,3’ü ücretli işçi, yüzde 10,1’i kendi hesabına çalışan, yüzde 0,9’u işveren konumunda.

Fransa

Kadınlara oy kullanma hakkını 1946 yılında tanıyan Fransa’da bugün parlamentodaki kadın oranı bir hayli yüksek ve kadınların politikanın beyni olduğu düşünülüyor. Fransız kadınlar Avrupa’da en fazla ömür süresine ve İrlanda’dan sonra en yüksek doğurganlığa sahip olmalarıyla tanınıyor.

Fransa’da 19. yüzyılın sonunda kadınlar için eğitimin mecburi olması, Birinci Dünya Savaşı’nda bir buçuk milyon Fransız gencinin ölmesi ve doğum oranlarının gün geçtikçe düşmesi kadınların toplumda daha fazla ön plana çıkmasına neden olduğu gözleniyor. Örneğin ilk kadın taksi şoförüne, ilk kadın notere ve diğer meslek gruplarındaki kadın temsilcilere yine bu yıllarda rastlanıyor.

Fransız İşverenler Konfederasyonu başkanı bir kadın. Kadınların toplumdaki rolünün büyük ölçüde geleneklere bağlı. 1976 yılında itibaren kadın mevzuatıyla ilgili çalışmalara başlayan Fransa’da 2001 yılından sonra getirilen meslek eşitliği ilkeleri, büyük şirketlerde en az yılda bir defa eşitlik pazarlığının yapılmasını öngörüyor. Bu pazarlıkta rakamlara ve çeşitli pozisyonlardaki kadın erkek sayılarına bakılarak durum değerlendirmesi yapılıyor.

Çalışan sayısı 200’den fazla olan kurumlarda kurum komitesinin kadın sayısıyla ilgili önceden önlem alması şart. Sendikalardaki kadın sayısı da giderek artıyor. Yakın bir zamana kadar kadınların gece çalışmasını yasaklayan Fransa, bu uygulamayı kaldırdı. İşveren meslekler arası anlaşmalar yapıldı. Parlamento ücret konusunda adil davranılması için baskı mekanizması olma görevini üstlendi. Bütün bu uygulamalar sonucunda şu anda Fransa’da kadın çalışanların sayısı 12 milyon civarındayken, erkeklerin sayısı 14 milyon. Son birkaç yılda işgücüne katılan erkek sayısı bir milyonken, aynı zaman diliminde beş milyon kadın işgücüne katıldı. İş yaşamındaki kadınların sayısı sürekli artıyor. Üniversiteye gidenlerin yüzde 55’i kadın ve kadınların yüzde 50’lere yakın bir kısmı yüksek öğrenim mezunu.

Danimarka

OECD ülkeleri içinde kadınların işgücüne katılımının en yüksek olduğu ikinci ülke Danimarka. Aynı konuda Türkiye son sırada yer alıyor. Danimarka’da 30-40 yaş arasındaki nüfusta kadın ve erkeklerin istihdama katılımı arasında yüzde 2-3’lük bir fark var. Erkeklerin istihdamı yalnızca yüzde 2-3 oranında fazla. Kadınlar erkeklere göre daha uzun süre okula gidiyor. Yüksek öğrenim kurumlarında kadınların ağırlıkta olduğu görülüyor. Çünkü kadınların yüksek öğrenime katılım düzeyi ne kadar yüksek olursa istihdamı da o kadar yüksek oluyor. Kadınlar erkeklere göre daha fazla mezun oldukları alanda çalışıyor. Kadınlar mezun olduktan sonra genelde orta ve idari kademede görev alıyor. Erkekler daha çok üst kademelerde ya da vasıflı işçi olarak teknik mesleklerde (tesisatçı, elektrikçi gibi) rol alıyor. Erkeklerin üçte ikisi özel sektörde, kadınların üçte ikisi de kamuda çalışıyor.

Danimarka’da kadınlar için esnek çalışma yöntemleri oldukça yaygın. Tam gün çalışanlar haftada 37 saat çalışıyor. Ancak çalışma süreleri yıl içinde farklı şekillerde ayarlanabiliyor. Bir hafta 24, diğer hafta 36 ya da 40 saat çalışmak kadınların elinde. Önemli olan yıllık olarak düşünüldüğünde haftada 37 saate ulaşmak. Böylece kadınlar o haftaki yoğunluğuna ve programına göre çalışma saatlerini azaltabiliyor ya da artırabiliyor.

1950’lerde Danimarka’da doğum izni dört haftaydı. 1974’de 14 hafta oldu. Bugün 42 haftalık doğum izni var. Doğumdan önce kullanılan dört haftayla birlikte daha da uzayabiliyor. Bunun 28 haftası ücretli, 20 haftası ücretsiz izin olarak kullanılabiliyor. Bu süre babayla anne arasında paylaşılabiliyor. Yani erkekler de eşleri çalışmak isterse doğum izni alabiliyor. Erkekler ev işlerine aktif olarak katılıyor. Son 15 yılda kadınlar ve erkekler evdeki işlere daha fazla zaman harcıyor. Çünkü evle ilgili konular hobi olarak görülüyor.

Danimarka’da 2007 yılında Doğum Vakfı oluşturulacağı söyleniyor. Vakfın amacı, doğum izni alan çalışanların maliyetini, ekonomiye eşit yaymak. Devlet yuva ve kreşlerle ilgili önemli imkanlar sağlıyor. Çocuklar altı aylıktan başlayarak 12 yaşına kadar  yuva ve benzer amaçlı bakım evlerinden yararlanabiliyor. Danimarka’daki üç ile beş yaş arasındaki çocukların yüzde 90’ı yuvaya gidiyor. Yuva masraflarının yarıya yakını devlet tarafından karşılanıyor.