Posts Tagged ‘Çin’

Eksenim kaydı

Posted 22 Jun 2010 — by Yaprak Özer
Category İletişim

Siyasi literatürün son dönem popüler kavramı: Eksen Kayması. Ne ifade ediyor diyecek olursanız, herkes için farklı bir şey ifade ettiğini anlıyorum.

Eksen nedir? Kimin ekseni vardır? Eksen bireylerde şirketlerde, ülke ve yönetimlerde, küresel ekonomide ne ifade eder ve kayarsa nasıl kayar, nereye kayar?..

“Türkiye’nin ekseni kayıyor” diyorlar. Ne dediklerini algılamasam bu eksenin yoksulluk, yolsuzluk, yoksunluğa doğru kaydığını söyleyebilirim. Diğerlerinin söylemeye çalıştığı ise Türkiye’nin laik batılı çizgiden islamcı ve doğu çizgisine kayıyor olması. Türkiye’nin ekseninin kayması herkesi pek şaşırtıyor gibi duruyor. Demeçler bu yönde. Ben de şaşıranlara şaşırıyorum. Sistemli ve uzun dönemli bir çalışmanın neticesi değil mi bu?

Eksen kayması şu sıralar yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da tartışılıyor. Sanırım küresel anlamda eksen kaymasıyla yerel eksen kayması birbirinin içine giriyor. Dünyanın ekseni kayıyor dediklerinde anlatılmak istenen özetle Batı’da ekonomik toparlanma yaşanmadığı ya da yavaş gerçekleştiği için, ekonomik krizden etkilenmemiş ya da az etkilenmiş Doğu’nun, özellikle Çin ve Hindistan’ın liderliğinde yükselişte olmasını anlıyoruz. İşin ve aşın Doğu’ya hareketi. Buna da şaşmamak gerek. Krizden önce Batı’dan Doğu’ya istemli, sistemli bir iş dolayısıyla aş kayması yok muydu? ABD başta olmak üzere çok gelişmiş Batılı ekonomiler pek çok işlerini, daha az katmadeğer üretiyor ve maliyet yaratıyor diye kendi elleriyle Doğu’ya taşımıyorlar mıydı?

Bakmayın benim inanmıyormuş gibi göründüğüme. Sevdim bu eksen kayma ile ifade edilen belirsiz durumu. Çünkü çevreme baktığım her şeyde bir eksen kayması görüyorum. Tabii bence…

Türkiye’de ekseni kaymayan yok. Doğu’da ve her an her yere sıçrayacakmış gibi duran terör… Her gün yitirdiğimiz genç bir kuşak… Dağda yitirmezsek sokakta pisipisine yitirdiğimiz canlar. Namus belasına, yan baktığı için, düz baktığı için, bakmadığı için kesilen, doğranan, vurulan insanlar…

Anne babaların ekseni kaydı. Yurt genelinde gittiğiniz her mezarlıkta bir Türk bayrağı dalgalanıyor. O bayrağın altında bilin ki bir şehit yatıyor. Bilin ki, o şehit bir delikanlı.

Çocukların ekseni kayıyor… Sınanmak üzere sınava giriyorlar. Sonra sınavları, sınavdaki soruları iptal oluyor. Sınanıyorlar, başarıyla geçiyorlar, hayatta başarılı olamıyorlar. Sınanıyorlar, başarılı olamıyorlar hayatta her yere geçiyorlar. Onlar bile anlamıyor durumu, birisi çıkıyor; “başka Türkiye yok diyor”.

Şirketlerin ekseni kayıyor çünkü eski hızlı iş ve tatlı karlar yerini farklı niş işler ve zor elde edilen kazanca bırakıyor. Neyi niye yaptıklarını sorguluyorlar. Eskiden “üret satarsın, tüketicidir alıktır alır” diyorlardı, artık “kimin için üretiyorum, benden ne istiyor“ diye düşünmek zorunda kalıyorlar.

Eksenimiz kaydı çünkü teknoloji gelişti. Her şey daha şeffaf. Gelin görün ki, teknoloji bizi refaha götüreceğine, başka eksenlere kaydırdı. Şeffaflığı deşifre etmek, ele güne rezil etmek diye algıladık. Kadın kocasını, koca karısını, işyeri elemanını eleman yöneticisini, arkadaş arkadaşı sürekli deşifre ediyor. Adına saydamlık, seffaflık, samimiyet diyorlar. Hepsini baş harfi “s” ama şakülün kaydı dersek s’den ş’ye kısa bir geçiş yaparız.

Ben geçtiğimiz günlerde birkaç eksen kayma konferansına gittim. Eksenim kaymadı, ama yararlandım. Sizinle paylaşmak istiyorum:

SIEMENS; HÜSEYİN GELİS

Siemens’in Türkiye CEO’su Hüseyin Gelis, Yale Üniversitesi’nin Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi bağlamında Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlediği bir konferansta konuştu. Ben etkilendim de salon boş, dinleyen çok az olduğu için etkilenen az oldu. Nasıl olur da bir üniversite kampüsünde düzenlenen konferansa dinleyecek hiç  kimse bulunmaz… Anlamam!

Hüseyin Gelis ne anlattı? Siemens’in dünya çapında yaşadığı krizi anlattı. Biliyorsunuz bu dev firma küresel ekonomik krizin yanı sıra dünya çapında rüşvet skandalıyla boğuşuyor. Gelis, “Önce şok sonra inkar” yaşadık diye sözlerine başladı. “Siemens çalışanlarını, Siemens’de kötü bir şey olduğuna inandırmak çok zor oldu” dedi.

Gelis’in anlattığına göre yaptıkları en önemli şey “compliance” çalışmaları. Compliance Türkçede mevzuata uyum olarak kullanılıyor. Ben kurumsal yönetim ilkelerine uyum olarak değiştirdim, daha iyi anlayabiliyorum.

Siemens’de artık bir de “Compliance Officer” pozisyonu var. Tüm Siemenslerde tam zamanlı 600 adet yönetim/mevzuat uyum yöneticisi istihdam ediliyor. Önceleri anlaşılmamışlar, adı gibi kendisi de zor bir pozisyon. Bir polis gibi görülmüşler. Ne yapar diye düşünecek olursanız, görevleri çalışanları eğitmek. Kurumsal/mevzuat ne gerektiriyor, ne yapılmalı nasıl çalışılmalı, doğru ve eğri nerede başlayıp bitiyor konusunda bilgilendirmek.

Ekseni düzeltirken örnek bir yönetim çalışması.

FINANCIAL TIMES; MARTIN WOLF

FT yazarı ve baş ekonomisti Martin Wolf İndeks/Leigh Bureau konuşmacısı. Geçtiğimiz günlerde Türkiye’deydi. Dünya ekonomisindeki düzelmenin çok yavaş seyrettiğini, bu seyrin en düşük noktasının Avrupa’da olduğunu, ABD’de kıpırdama göründüğünü, en fazla ümit veren coğrafyanın şu an için Asya olduğunu söyledi. Avrupa’daki iyileşmenin çok yavaş hatta neredeyse olmamasını Türkiye için önemli bir kaygı unsuru olarak teşhis etti.

Wolf gelişmekte olan ülkelerin gelişmis ülkelerden iki hatta üç kat daha hızlı toparlandıklarını gördüğümüzü ifade etmekle birlikte, Asya’daki toparlanma ya da kimilerine göre “şaha kalkma” durumunu abartmamak gerektiğine dikkat çekti. Wolf’un pek çok ekonomistten daha temkinli yaklaşmasının nedeni, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin ABD’yi krizde bile yakalamalarının zor olması çünkü her ikisinin de çok büyük ve hantal olması. Wolf, her şeye karşın AB’yi “kahramanlık  projesi” olarak tanımlayıp, Almanların başından bu yana haklı olduğunu “küçük Avrupa”nın, “büyük bir proje” olduğunu söyledi. Bu büyük “küçük Avupa” projesinde Türkiye’ye kesinlikle yer bulunmadığına da vurgu yaptı.

Türkiye’de kayan eksenlerden biri de AB. Diyeceksiniz ki, bir eksene oturmuş muydu? Ne diyeyim, nasıl toparlanacağını sizler gibi ben de merak ediyorum.

NEW YORK TIMES YAZARI; THOMAS FRIEDMAN

Pulitzer ödüllü gazeteci Thomas Friedman da bu ay İstanbul’dan geçenler kervanındaydı. Belki de en çarpıcı eksenden o söz etti.

Ekolojinin bize “Ya ben giderim ya sen” dediğini tercüme eden Friedman bolca düşündürdü. Aslında eksenin çoktan kaydığını anlattı. Daha fazla kayarsa, kayacak eksen kalmayacağını söyleyerek uyardı!

Friedman hayatta iki değer olduğuna dikkat çekti. Biri “sürdürülebilirlik” diğeri “durumsallık”. İkincisi bizi buraya getiren, birincisi bizi geleceğe götüren. Gelin görün ki sürdürülebilirlik, söylendiğinde insanı yerinden zıplatmayan bir kavram. Zor bir kere. Anlaması da zor, uygulaması da. Uygulama hali özetle, “olduğun gibi görün göründüğün gibi ol”. Friedman’ın en önemli tespitlerinden biri her şirketin sürdürülebilirlik yöneticisinin olmasının şart olduğunu söylediği cümleleriyldi. Gazeteci Friedman, iyi bir konuşmacı, benzetmeleri çarpıcı, “bizden önceki kuşaklar için özgürlük neyse bizim için sürdürülebilirlik odur” diye ilan etti.

Friedman’ı çoğumuz siyasi ve ekonomik konulardaki araştırmaları ve yazılarıyla tanıyor. Buna karşın son dönem çalışmalarını “çevre” ekseni üzerine kurguluyor. Aslında çevreyi ekonomik ve siyasi değerlerle birleştiren görüşleri son derece isabetli. Ve bir o kadar ürkütücü: “hepi topu 6 santigratlık bir eksen kayması buz cağıyla aramızdaki tek fark!” diye bağırıyor. Haykırdığı diğer cümleler; “1800’lü yıllarda dünya nüfusu 1 milyardı, 2008’de dünya nüfusu 1 milyar genç barındırıyor, bu kalabalık her 20 dakikada bir bir canlı türünün yok olmasına neden oluyor.“

Beğendiğim eksen konuşmalarına uzun uzun devam ederim de sizin ekseninizi kaydırmak istemem ya da bana ayıracağınız eksenin benim ayaklarımın altından kayıp getmesine izin veremem.

Friedman’la noktalayalım “Sonra,  şimdi!” tercümesi şöyle: “Sonra, sonraya bırakılmayacak kadar önemli, hemen şimdi!”

Akıllı Ol Modası: tüketimin yeni boyutu

Posted 12 Apr 2010 — by Yaprak Özer
Category İletişim

Dünya ekonomik krizler, iklim değişiklikleri ve teknolojik gelişmelerle yeniden şekilleniyor. Geleceğin dünyasını da yeni fikirler belirliyor. Yeni sorunlar, yeni fikirleri, yeni fikirler de yeni sorunları getiriyor. Dünya’nın gelecekte nasıl bir yer olacağına dair tahminler yapıyoruz, bu tahminleri nedense bir türlü kendi ülkemize yakıştırıamıyoruz. Oysa gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye, bu ülkede yaşayan bizler daha akıllı yaşamanın yollarını bulmalıyız. Ben buldum, bu ülkede moda olan satıyor, ilgi çekiyor. O zaman akıllı yaşamayı “moda” haline getirmeyi öneriyorum. Akıllı tüketme modası, işine sahip çıkma modası, çevreci olma modası, kendine değer verme modası…

İşimiz: Yeni Servetimiz

2008 yılının bankacılık krizi Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp tüm Dünya’ya dalga dalga yayıldı. Bu krizin1929’da Wall Street’ in çöküşüyle başlayan bu ekonomik krizden daha da sarsıcı olduğu ve etkilerinin henüz tam olarak görülmediği söyleniyor. Her ekonomik krizde olduğu gibi bunda da işin en acı faturası işsizlik. İşini kaybetmeyenler de ya çalışma saatlerinde artış ya da ücretlerinde düşüşlerle karşılaşıyor. Krizle finansal istikrarımızın ana kaynağının işimiz olduğunun farkına vardık. Göz ardı ettiğimiz bu gerçek, servetten anladığımız şeyi evler ve arabalardan mesleğimize kaydırdı. Eskilerin “altın bilezik” deyişi, bu anlamda yarının anlayışını temsil eder oldu.

Yeni Nesil alışveriş

Ekonomik kriz, insanların tüketim alışkanlıklarını da değiştiriyor. Artık kimse, bir ürün için eskisi gibi ederinin beş katını ödemek istemiyor. En azından farklılık, yenilik istiyor. Daha yeşil ve daha az maliyetli ürünlerin satıldığı yeni nesil “hayatta kalma” marketlerinin kurulması kaçınılmaz. Ama buraya gelmeden önce “akıllı alışveriş” yeni sloganımız.

Alım gücünün düşmesi ile artık gösterişimiz için tüket(e)memeye başladık bile. İşlevin dışında statü kaygısıyla satın aldıklarımız tarihe karışıyor gibi. Eski ekonomik gücümüz yerine gelse de artık eski tüketim alışkanlıklarımıza geri dönmeyeceğimizi ortada. Hatta artık gösterişsiz tüketim de bir statü sembolü haline gelebilir. Artık para biriktirmek, meditasyon yapmak, doğayı kirletmemek moda.

Yaşlanmaya son

Tıbbın da yardımlarıyla doğanın kanunlarına meydan okuyoruz. Fiziksel müdahalelerin, spor salonlarında geçirilen vakitlerin yanında kıyafetleri ve yaşam tarzlarıyla da yaşsızlığın kapısını aralıyorlar. Yeni fikir de bize önemli olanın insanın ne zaman doğduğu değil aksine hayatta nerede olduğu, kendini nasıl gördüğü, neyi yapabilir olduğu ve ne yapmak istediğinin önemli olduğunu söylüyor. Bilimin hastalıklarla baş etme konusunda yeni yollar bulması ve yaşlanmayı geciktirecek yöntemler geliştirmesi bu durumun nedenlerinden biri. Artık biyolojik olarak yaşlı, kentli nüfus da sürekli değişen yaşam alanlarına, teknolojiye ve gençlere ayak uydurmaya çalışıyor.

Yeni Mekan: Afrika

Adı açlık, diktatörlükler, geri dönüşümü alınamayan fonlar ve iç savaşlarla anılan Afrika’nın bir de parlak yüzü var. Afrika artık Dünya’nın her yerinden yatırım alan yeni bir iş mekanı. Bu haliyle Afrika 1980’lerin Asya’sını anımsatıyor. Çünkü tüm Dünya’da yapılan yatırımlarda en iyi getiri oranı Afrika’dan sağlanıyor. IMF’nin rakamlarına göre Afrika’nın 2004’ten 2008’e kadarki büyüme oranı %6’dan daha yüksek. Afrika bankalarının işleri küresel ekonomik krizin nedeni olan mortgage kredilerine dayanmadığı için de krizden neredeyse etkilenmediler. Dünya Bankası’nın Afrika’daki baş ekonomisti Shanta Devarajan, son bir kaç yılda çok büyük bir değişim olduğunu ve artık Afrika’nın büyük bir potansiyeli olduğunu belirtiyor. Ekonominin eski büyükleri için Afrika hala yoksullukla özdeşleşmiş de olsa Afrika Çin için önemli bir gelir kaynağı. Hatta Çin ve Afrika arasındaki ticaret, son on yılda %30 artarken geçen yıl 106 milyar Dolarla doruk noktasına ulaşmış.

Bio-Bankalar

Bio-bankalar para yerine doku örnekleri, kan, DNA ve tümör hücrelerini saklıyor. Bu örnekler de tıbbi araştırmalarda kullanılıyor. Alzheimer ya da diyabet gibi çok çeşitli hastalıkların bu araştırmalar yoluyla tedavi edilebilir ve hatta önlenebilir hale gelmesi amaçlanıyor. Peki, bio-bankalar hem size hem de başkalarına bu kadar faydalıysa neden her ülkede binlercesi kurulmuyor? Cevap güvenlik sorunu. Tüm bilimsel gelişmeler umudun yanında korkuları da beraberinde getiriyor. Gelecekte şirketlerin işe alımlarda insanların DNA’larına bakıp muhtemel hastalıkları üzerinden eleme yapacağı bile öngörülürken DNA’sını özel şirketler ve hükümetle paylaşmak isteyen gönüllü bulmak zor.  İzlanda’daki yetişkinlerin %60’ının DNA’sı deCODE Genetics adlı şirketin bankalarında saklı. İngiltere, Kanada, Norveç ve İsveç de milli bio-bankalarını kurmaya başlamış bile. Bu örnekler, özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde daha hızlı artacak gibi görünüyor.

Ekolojik Zeka

Dünya’nın son zamanlarda karşılaştığı en büyük sorunlardan biri küresel ısınma. Ekolojik zeka gelecekte bir anlayış olarak yerleşecek ve değerlerimizi değiştirecek gibi görünüyor. Bu, bizim neyi satın aldığımız ya da şirketlerin kaynakları daha verimli kullanımıyla sınırlı değil. Bu anlayış değişimi bize kaynaklarımızın kısıtlı olduğunu ve şu ana kadarki doğa sömürümüzün sonunun geldiğini öğretecek. Görünen o ki artık yaptıklarımızın sonuçlarını düşünmeme lüksümüz sona eriyor.