Posts Tagged ‘IMF’

Akıllı Ol Modası: tüketimin yeni boyutu

Posted 12 Apr 2010 — by Yaprak Özer
Category İletişim

Dünya ekonomik krizler, iklim değişiklikleri ve teknolojik gelişmelerle yeniden şekilleniyor. Geleceğin dünyasını da yeni fikirler belirliyor. Yeni sorunlar, yeni fikirleri, yeni fikirler de yeni sorunları getiriyor. Dünya’nın gelecekte nasıl bir yer olacağına dair tahminler yapıyoruz, bu tahminleri nedense bir türlü kendi ülkemize yakıştırıamıyoruz. Oysa gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye, bu ülkede yaşayan bizler daha akıllı yaşamanın yollarını bulmalıyız. Ben buldum, bu ülkede moda olan satıyor, ilgi çekiyor. O zaman akıllı yaşamayı “moda” haline getirmeyi öneriyorum. Akıllı tüketme modası, işine sahip çıkma modası, çevreci olma modası, kendine değer verme modası…

İşimiz: Yeni Servetimiz

2008 yılının bankacılık krizi Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayıp tüm Dünya’ya dalga dalga yayıldı. Bu krizin1929’da Wall Street’ in çöküşüyle başlayan bu ekonomik krizden daha da sarsıcı olduğu ve etkilerinin henüz tam olarak görülmediği söyleniyor. Her ekonomik krizde olduğu gibi bunda da işin en acı faturası işsizlik. İşini kaybetmeyenler de ya çalışma saatlerinde artış ya da ücretlerinde düşüşlerle karşılaşıyor. Krizle finansal istikrarımızın ana kaynağının işimiz olduğunun farkına vardık. Göz ardı ettiğimiz bu gerçek, servetten anladığımız şeyi evler ve arabalardan mesleğimize kaydırdı. Eskilerin “altın bilezik” deyişi, bu anlamda yarının anlayışını temsil eder oldu.

Yeni Nesil alışveriş

Ekonomik kriz, insanların tüketim alışkanlıklarını da değiştiriyor. Artık kimse, bir ürün için eskisi gibi ederinin beş katını ödemek istemiyor. En azından farklılık, yenilik istiyor. Daha yeşil ve daha az maliyetli ürünlerin satıldığı yeni nesil “hayatta kalma” marketlerinin kurulması kaçınılmaz. Ama buraya gelmeden önce “akıllı alışveriş” yeni sloganımız.

Alım gücünün düşmesi ile artık gösterişimiz için tüket(e)memeye başladık bile. İşlevin dışında statü kaygısıyla satın aldıklarımız tarihe karışıyor gibi. Eski ekonomik gücümüz yerine gelse de artık eski tüketim alışkanlıklarımıza geri dönmeyeceğimizi ortada. Hatta artık gösterişsiz tüketim de bir statü sembolü haline gelebilir. Artık para biriktirmek, meditasyon yapmak, doğayı kirletmemek moda.

Yaşlanmaya son

Tıbbın da yardımlarıyla doğanın kanunlarına meydan okuyoruz. Fiziksel müdahalelerin, spor salonlarında geçirilen vakitlerin yanında kıyafetleri ve yaşam tarzlarıyla da yaşsızlığın kapısını aralıyorlar. Yeni fikir de bize önemli olanın insanın ne zaman doğduğu değil aksine hayatta nerede olduğu, kendini nasıl gördüğü, neyi yapabilir olduğu ve ne yapmak istediğinin önemli olduğunu söylüyor. Bilimin hastalıklarla baş etme konusunda yeni yollar bulması ve yaşlanmayı geciktirecek yöntemler geliştirmesi bu durumun nedenlerinden biri. Artık biyolojik olarak yaşlı, kentli nüfus da sürekli değişen yaşam alanlarına, teknolojiye ve gençlere ayak uydurmaya çalışıyor.

Yeni Mekan: Afrika

Adı açlık, diktatörlükler, geri dönüşümü alınamayan fonlar ve iç savaşlarla anılan Afrika’nın bir de parlak yüzü var. Afrika artık Dünya’nın her yerinden yatırım alan yeni bir iş mekanı. Bu haliyle Afrika 1980’lerin Asya’sını anımsatıyor. Çünkü tüm Dünya’da yapılan yatırımlarda en iyi getiri oranı Afrika’dan sağlanıyor. IMF’nin rakamlarına göre Afrika’nın 2004’ten 2008’e kadarki büyüme oranı %6’dan daha yüksek. Afrika bankalarının işleri küresel ekonomik krizin nedeni olan mortgage kredilerine dayanmadığı için de krizden neredeyse etkilenmediler. Dünya Bankası’nın Afrika’daki baş ekonomisti Shanta Devarajan, son bir kaç yılda çok büyük bir değişim olduğunu ve artık Afrika’nın büyük bir potansiyeli olduğunu belirtiyor. Ekonominin eski büyükleri için Afrika hala yoksullukla özdeşleşmiş de olsa Afrika Çin için önemli bir gelir kaynağı. Hatta Çin ve Afrika arasındaki ticaret, son on yılda %30 artarken geçen yıl 106 milyar Dolarla doruk noktasına ulaşmış.

Bio-Bankalar

Bio-bankalar para yerine doku örnekleri, kan, DNA ve tümör hücrelerini saklıyor. Bu örnekler de tıbbi araştırmalarda kullanılıyor. Alzheimer ya da diyabet gibi çok çeşitli hastalıkların bu araştırmalar yoluyla tedavi edilebilir ve hatta önlenebilir hale gelmesi amaçlanıyor. Peki, bio-bankalar hem size hem de başkalarına bu kadar faydalıysa neden her ülkede binlercesi kurulmuyor? Cevap güvenlik sorunu. Tüm bilimsel gelişmeler umudun yanında korkuları da beraberinde getiriyor. Gelecekte şirketlerin işe alımlarda insanların DNA’larına bakıp muhtemel hastalıkları üzerinden eleme yapacağı bile öngörülürken DNA’sını özel şirketler ve hükümetle paylaşmak isteyen gönüllü bulmak zor.  İzlanda’daki yetişkinlerin %60’ının DNA’sı deCODE Genetics adlı şirketin bankalarında saklı. İngiltere, Kanada, Norveç ve İsveç de milli bio-bankalarını kurmaya başlamış bile. Bu örnekler, özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde daha hızlı artacak gibi görünüyor.

Ekolojik Zeka

Dünya’nın son zamanlarda karşılaştığı en büyük sorunlardan biri küresel ısınma. Ekolojik zeka gelecekte bir anlayış olarak yerleşecek ve değerlerimizi değiştirecek gibi görünüyor. Bu, bizim neyi satın aldığımız ya da şirketlerin kaynakları daha verimli kullanımıyla sınırlı değil. Bu anlayış değişimi bize kaynaklarımızın kısıtlı olduğunu ve şu ana kadarki doğa sömürümüzün sonunun geldiğini öğretecek. Görünen o ki artık yaptıklarımızın sonuçlarını düşünmeme lüksümüz sona eriyor.

Neden korkuyorsunuz bizden?

Posted 13 Oct 2009 — by Yaprak Özer
Category İnsan Kaynakları

Başlık abartılı değil. Haksızlık da yok. Ayırımcılık yapmıyorum. Popüler bir konuyu pişirip pişirip önünüze koymuyorum. Yalnızca durumu anlatıyorum. Bir de soruyorum: Neden korkuyorsunuz siz bizden!

BM Kalkınma Programı’nın Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi’ne göre Türkiye, kadınların toplumsal hayata aktif katılımını ölçen endekste 109 ülke içinde 101′inci. Nüfusunun yarısı kadın olan Türkiye, kadınsız kalkınmaya çalışıyor.

BM Raporu’ndaki ‘Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi’ (GEM) verilerine göre, Türkiye, kadının toplumsal hayata aktif katılımı açısından Pakistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de gerisinde.

Bazı rakamları hafızaya almak kolay ama anlamlandırabilmek zor. Düşünsenize, son 27 yılda ortalama yaşam beklentisi, okuma-yazma oranı ve gayrı safi milli hasılası giderek yükselen bir ülkeyiz. IMF toplantılarını kırık cam ve biber gazı vahşetine dönüştürmeyi başarsak da, dünyayı bu ülkede ağırlamayı başarıyoruz. G20′ye giriyoruz. Gelecek vaad ediyoruz.

Şaka değil, kağıt üzerinde hiç fena sayılmayız. 2000′li yıllarda çok önemli yasal reformları hayata geçirdik. Medeni Kanun’da kadın-erkek eşitlendi, TCK’da çok önemli reformlar oldu.

İstihdam yasalarına gelince yaya kaldık, doğru… Aile içi şiddette hala adamın vurduğu yerde gül bitiyor… Unutmuyorum, unutamam! Ama gizle bunları, kol kırılır yen içinde kalır. Kağıt üzerinde göğsümüzü gerebiliriz.

Haa bir de karar veren yerlerde yokuz. Bu da istatistiklerde gizlenebiliyor. Örneğin bir dolu kadın doktorumuz, kadın öğretmenimiz, kadın avukatımız, kadın gazetecimiz var. Bunları koy, grafikler şişsin, uzasın dolu dolu görünsün. Sormazlarsa söylemezsin. Çok kadın var ama karar veren yok demezsen anlamazlar. Dünyanın pek çok yerinde böyle.

Cinsiyete Dayalı Gelişme Endeksi (GEM) kadınların ekonomik ve politik hayata aktif katılımı ve bunun gücüne dair göstergeler ortaya dökülerek hesaplanıyor. Cinsiyeti güçlendirme ölçüsü kadınların siyasal ve ekonomik hayatta etkin bir rol üstlenip üstlenemediklerini gösteriyor. Bu ölçü, kadınların parlamentodaki sandalye sayısının; kadın yasama üyelerinin, üst düzey yetkili ve yöneticilerin; kadın profesyonel ve teknik çalışanların oranını ve ekonomik bağımsızlığın bir göstergesi olarak kazanılan gelirdeki cinsiyete bağlı eşitsizliği ölçümlüyor.

Türkiye’nin yarısında iller kadınsız meclislerce yönetiliyor. Alın size canlı bir örnek; İzmir’de yerelde kalkınmayı sağlamak ve kent hakkında ortak kararları demokratik şekilde alabilmek amacıyla kurulan İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu’nun 78 üyesinin 74′ünün erkek olması, kadının yönetime katılımı konusunda ortaya ilginç bir tablo koyuyor. Neden şaşırıyorsun diyebilirsiniz. Evet şaşırıyorum çünkü sözü geçen il İzmir. Demografik yapısı, eğitim seviyesiyle, sosyal ve kültürel dokusuyla kadının ön planda olduğu bir yer.

Meğer olmakla görünmek aynı şey değilmiş!
Özetle Türkiye’de kadının durumu içaçıcı değil. Peki dünyanın geri kalan kısmında da kadın bu kadar geride mi? Dünyanın gerikalmış diğer bölgelerine bakmak isteyenler buralardaki rakamları bizimle kıyaslayıp mutlu olabilirler.

Ben bu yazıyı mutlu olmak ve mutlu kılmak adına yazmıyorum.

Aşağıda çarpıcı birkaç rakam ve örnek göreceksiniz. Bilgi için dikkatinize sunuyorum: Göreceğiniz gibi kağıt üzerinde ileri olan Türkiye, eylemde ileri olanlardan fersah fersah geride. Ama dünyanın her yerinde kadın erkeğin gerisinde.

Kuzey Amerika ve Avrupa’da her yıl mezun olan üniversite öğrencilerinin yüzde 60′ı kadın. Avrupa Birliği’nde yaratılmış 8 milyon iş hacminin yüzde 75′i kadınların. 2007 yılından bu yana Amerikan profesyonel yaşamında yöneticilerin yüzde 51′i kadın.

Goldman Sachs’ın araştırmasına göre dünya üzerindeki belli başlı bölgelerdeki ekonomik kalkınmanın yegane anahtarı kadınlar. Kadınların işgücü içindeki payı ekonomideki olumlu yükselişle paralel artıyor. Kadın ve erkek istihdamında farkın azaltılması ya da kadın-erkek istihdamının eşitlenmesiyle Avrupa Birliği coğrafyasında gayri safi milli hasılanın yüzde 13, Japonya’da yüzde 16, ABD’de yüzde 9 oranında artış kaydedilebileceği hesaplanmış.

Kadın ile erkek iş hayatında nasıl eşitlenebilir? Temel olarak kadınların okumasıyla mümkün olabilir. OECD tarafından yapılan bir araştırmada 11 yıl içinde üniversiteden mezun olacak kadınların sayısı artacak. Araştırma tabii Batı’yı işaret ediyor. 2020 yılında Danimarka’da üniversite mezunlarının yüzde 68′i kadın olacak, İtalya’da yüzde 70, İngiltere’de yüzde 72, İsveç’te yüzde 76.

Kadının kaderi coğrafyadan coğrafyaya farklılıklar gösteriyor ancak temelde sorun aynı. Örneğin ekonomik krizde her yerde işinden ilk gönderilen kadın oluyor. Yurtdışından çarpıcı örnekler vereceğim:

ABD’de 2007 Kasım ayıyla 2009 Haziran dönemi arasında şirketlerin küçülmesi sırasında meydana gelen işten çıkarmalarda üst düzey kadınların görevden alınmaları erkeklere oranla üç kat daha fazla olmuş. Benzer bir araştırma kadın ve erkek arasında Avrupa’da da ayırım olduğunu gösteriyor. Kadınlar erkeklere oranla daha az terfi alıyorlar. Örneğin aynı dönem içinde kadınların yüzde 26’si erkeklerin yüzde 44′ü terfi almış. Avrupa’da makas hayli açık. ABD’de bu oran yüzde 31′e yüzde 36.

Türkiye’de, benim bildiğim, sağlam verilere dayanan işyerinde kadın-erkek araştırması yok. Ama gözlemler şunu söyler; kriz gelince yangından son kurtarılacak olan kadınlardır, kapıya konurlar. İşe alırken kadın mı erkek mi sorusunun yanıtı, “erkektir”. Terfi ederken de erkekten yana kayar ibre. Eşit işte eşit ücrete vurgu yapılır ama sağlanamaz bir türlü.

Çözüm ne?

Biz kadınlar okuyacağız. Biz, bizim olsun olmasın kızlarımızı okutacağız. Biz işe alan pozisyondaysak, karşımıza gelen adaylarda en azından eşitlik ilkesine bakacağız. Hiç olmazsa mülakata aldıklarımızda kadın-erkek sayısı eşit olsun. Kadınları kayırın demiyorum, şans verin yeter. Kadınlara para kazandıkları zaman özgür olabileceklerini söyleyin, öğretin, anlatın ve yılmayın.

Kadının eğitimi arttıkça, sosyal statüsü yükseliyor, kazancı artıyor. Kazancı artan kadın harcıyor. ABD’de tüketici ürünleri alışverişinde kararın yüzde 80′ini kadınlar veriyor. Kanada’da girişimlerin yüzde 70′i kadınlar tarafından başlatılıyor. GoldmanSachs’ın oluşturduğu “Women 30″ portföyünün başarısı eşdeğerlerini solladı. İngiltere’de 2025 yılına kadar kadınların, bu ülkedeki özel zenginliğin yüzde 60′ına sahip olması bekleniyor.

Özetle kadınlar dünya gayri safi milli hasılasının yüzde 40′ını kazanıyor.

Çözüm ne sorusuna devam etmek istiyorum: Kadınları teknoloji dünyasıyla tanıştırmak çözümlerden biri. Demokrasiyi hiçbir hükümet getirmeyi başaramadı, başaramayacak ama teknoloji sayesinde demokrasiye daha yakın durma şansımız olacak.

Genel küresel istatistiklere bakılınca kadınların teknoloji ürünlerindeki harcamaları erkeklere göre 3 kat fazla. Ne mi alıyorlar? Oyunlar, MP3, HDTV mobil telefonlar, laptop… Teknoloji harcamalarının kozmetik harcamalarını geçtiğini (İngiltere’de) söylesem!
Bu ekonomik krizde kadınlar için ne yaptınız? Onları işten çıkardınız, kendi bacağınıza kurşun sıktınız.

Bunları anlatmalıyız işte!

Elime 2007 yılında Accenture tarafından yapılan bir araştırma geçti. Yine İngiliz piyasası, yine İngiliz kadınından söz ediyor. Paylaşmak istediğim ilginç sonuçlar var: Kadınların yüzde 52’si kendisine özel program/portföy sunuyorsa hızla bankasını değiştirip yeni paketten yararlanmaya çalışıyor. Kadın bankadan aldığı hizmeti enine boyuna değerlendiriyor. Klasik, özensiz, butik olmayan çözümleri terkediyor. Kadını yakalamak için gayret gerekiyor. Aklına yattı mı size “evet” diyor.

Yine önemli bir nokta: Kadın kadını dinliyor. Siz hala erkeklere konuşuyor, onlara mesaj üretiyorsanız vay halinize. Kadın kadın tavsiyesine saygı duyuyor kararlarını buna göre yönlendiriyor. Bunun doğru olduğunu tecrübeyle söyleyebilirim. Beni dinleyenlerin çok olduğunu bazen şaşırarak gözlüyorum. Aynı şekilde ben de kadın arkadaşlarımın verdiği bilgileri çok önemsiyorum.

Neden korkuyorsunuz bizden?
Biz eski köye yeni adetler getiriyoruz.
Biz girdiğimiz yeri değiştiriyoruz.
Biz seri karar alıyor, kararlarımızda hayatımıza etki eden diğer faktörleri gözetebiliyoruz.
Çok yönlüyüz, aynı anda birden fazla şey düşünebiliyor, icraata geçiyoruz.

Korkun bizden!