Posts Tagged ‘Myspace’

read only -> read/write -> mashup

Posted 20 May 2010 — by Yaprak Özer
Category Sosyal Medya, İletişim

Analogdan dijital medyaya geçişin zorluğu yalnızca fikri anlamak deği, yeni kavramları çözmek de sancılı mı sancılı.

İşte hayatımızda yer açtığımız kavramlardan bir kaçı; “read only” “read/write” “mashup”… İstersen öğrenme!

“Read only”, kapalı -kilitli- tüketicinin müdahale edemeyeceği medya. Tüketici burada pasif rolde “read/write” medya, kullanıcının tüketirken müdahale edebileceği medya , tüketici burada aktif…

“Mashup” birbirinden ayrı parçaları ve kaynakları bir araya getirerek –sıkıştırarak- yeni bir kaynak elde etme Ve daha neler neler…

Medya yıllarca, kullanıcının katılımı olmadan “read only” formunda kullanıldı. Biraz alışkanlık, biraz geçişteki zorlanmalar nedeniyle, dijital medyadaki hızlı ilerlemeye karşın, hala “read only” medya kullanılıyor. Bildiğimiz anlamdaki tüm gazete, dergi, radyo, televizyon ve internet “read only”. Ne zaman ki gazeteyi internetten okuyup bir habere yorum yazıyorsunuz, o zaman read/write oluyorsunuz.

Televizyon muhteşem bir araç. Çünkü medya ile ilişkimizin nasıl değiştiğini en çarpıcı şekliyle o gösterebiliyor Son 10 yılda video-on-demand, dijital video kaydediciler, web ve 3G cep telefonları tüketicilerin televizyon yayınlarını izleyebilecekleri yeni kaynaklar olarak karşımıza çıktı. Tahminlere göre (E-Marketer firması) 2012 itibariyle televizyon içeriğinin yaklaşık yüzde 25’lik kısmı “on demand”, web ya da cep telefonu aracılığıyla izlenecek. Yaşasın! Sekiz dakikalık reklam seyretmenin karşılığında yirmi iki dakika sitcom izleyerek eğlenen pasif izleyici düzeni bozuluyor.

Değişimin etkileri en fazla internet kullanımında görülüyor. “Read only” umduğunu değil bulduğunu yemek. Read/Write ise ortaya karışık. Çünkü içeriği tüketici oluşturuyor. Örnek: Facebook ve Twitter. Burada herkes gönüllü birer muhabir gibi çalışıyor, duyduğu haberleri aktarabiliyor. YouTube’da gördüğü, gezdiği, ilginç bulduğu konulardan oluşan kayıtları, konserleri, evde yapılan çekimleri, tüm dünya ile paylaşabiliyor. Karışık mı karışık bir durum.

Fikrimi soracak olursanız, pasiften aktife geçen okur beni çok heyecanlandırıyor, ama hiç bir zaman sevemediğim “ortaya karışık” durumu burada da sinirimi bozuyor. İletişimde demokrasi adına katlanıyorum. Ne kadar sürer bilemiyorum. Herkesin gönüllü iletişimci olması kalitesizlik ve kaos yaratıyor.

Read/write hali yalnızca medya değil. Toplumun ve yaşamın her kesiminde. Barack Obama’nın seçim kampanyası çalışması iyi bir örnek. Kampanya boyunca, geliştirilen Web 2.0 programı aracılığıyla özellikle genç seçmenlerle internet üzerinden etkileşim sağlandı. Obama hayranları internet sitesiden diledikleri gibi yararlanabildiler. Örneğin kendi blog sayfalarını oluşturabildiler, kendi kişisel sayfalarını yaratabildiler. Sitenin, “Obama heryerde” başlıklı kısımda ise, Facebook, Youtube, Myspace, Blackplanet ve Faithbase gibi 16 ayrı web sitesine link verildi. Obama kampanyasının başarısını bağış miktarı ve bağışçıların sayısıyla açıkladı. Toplam 670.7 milyon dolarlık seçim bütçesinin önemli bir kısmı internet üzerinden elde edildi. Yaklaşık 475 bin kişi internetten kampanyaya katkıda bulundu, her biri en az 100 dolar bağış yaptı.

Diğer çarpıcı örnek Twitter’da ilk mesajını attığında 4 bin takipçi alan Venezuela Devlet başkanı Hugo Chavez. Son rakamlara göre, Chavez’in takipçi sayısı 237 bine yükselip, muhalif televizyon kanalı Globovision’un 234 bin takipçisini solladı. Chavez gelen mesajlarla baş edebilmek için 200 kişilik bir ekip kurdu.

Siyasetçiler açıklama ve konuşmalarını YouTube’a üzerinden paylaşmaya bayılıyorlar. Bu kitlelere ulaşmanın ve onlarla iletişime geçmenin en kolay ve en ucuz yolu.

Aman dikkat, aslında iki ucu keskin bir bıçak var elimizde. İran seçimlerinden sonra çıkan öğrenci olayları, bir öğrencinin Twitter üzerinden attığı mesajlarla dünyaya yayıldı… Büyük şirketler ürünlerinin tanıtımını web sitelerinde yapıyor, tüketiciler yorum yazıyor, potansiyel kullanıcılar yorumları takip ederek ürün tercihlerini belirliyor.Tanımadığınız birileri sizin yorumunuzla, tavsiye ettiğiniz kitabı alıyor, eleştirdiğiniz otele gitmiyor… Konuşma grupları bir araya geliyor, herkes mesajlaşıyor, tartışıyor.

Mashup, sıkıştırmak demeye geliyor. Bu da yeni bir kavram.

Arama motoru Google bu kavramın öncülerinden biri. Bünyesinde yer alan haber, resim, alışveriş, sosyal iletişim, spor, seyahat, video, hava durumu içeriklerini kullanıcılarının özgürce paylaşmasına olanak verdi. Daha bir çok site ve kullanım var. MyApartmentMaps.com’a bakın. Bir gayrimenkul sitesi . Satışta olan apartman listelerinin günlük olarak takip edilmesiyle güncellenen sitede adresler Google map üzerinden de gösteriliyor. Site aynı zamanda bir müşterinin ilgilendiği apartmana yakın olan market, restoran, eczane gibi yerleri de buluyor.

En çarpıcı örnek Poster Boy.

“Poster Boy”, New York’ta yaşayan bir sokak sanatçısı. New York metro istasyonlarında yer alan reklam afişleri üzerinde kesip yapıştırma tekniği kullanarak elde ettiği hiciv içeren kolaj çalışmalarıyla tanınıyor. İşlerini taklit eden bazı hayranları şu günlerde “Poster Boy hareketinin” NY metrosunda yayılmasına katkıda bulunuyor.

Metroyu galerisi olarak kullanan “Poster Boy”, sosyal duruşuyla reklamı bir gerilla sanatına dönüştürüyor. Poster Boy rejim karşıtı olarak adlandırılıyor. Posterler üzerinde yaptığı çalışma bir karıştırma çalışması. Değişik posterlerden çeşitli yazı veya görselleri alarak bunları birleştirip yeni bir tane oluşturuyor.

Örnek olarak, bilim kurgu aksiyon filmi olan Iron Man afişi IRAN=NAM, NYPD reklam posteri MY NYPD KILLED SEAN BELL, NBC’nin dizisi Heroes’un afişi WHORES olarak değişiyor.

“Bir poster oluşturmak için 1 ya da 3 tane afiş gerekiyor. Süre olarak ortalama 2 dakikada tamamlanıyor. Karmaşık parçaların 10–15 dakika kadar sürdüğü de oluyor. Üzerinde fazla düşünmeden mümkün olduğunca doğaçlama yapmaya çalışıyorum” diyor ve ekliyor, “gene de arka fon rengi, karakter büyüklükleri, logolar gibi ayrıntıları da düşünüyorum.”

Son model Anneler Günü Hediyesi: “Arkadaş Olma”

Posted 09 May 2010 — by Yaprak Özer
Category Sosyal Medya, İletişim

Çocuklar annelerine arkadaşlık hediye ediyormuş. Bu, çocukların son numarası, çağımızın son modasıymış! Ne değişik değil mi? Sinir olabilirsiniz, kanınıza dokunabilir. Düz bakınca, insan bir tuhaf oluyor.

İtiraf edeyim biraz düşündükten sonra benim hoşuma bile gitti.

Çocuğu doğur, koklaya koklaya büyüt, herşeyden sakın, çok sev, günün birinde senden arkadaşlığını bile esirgesin.

Psikolog değilim, eğitimci de değilim, ayrıca haddimi aşmaya da niyetim yok. Ama iki tarafın da “bir dakika” deyip düşünmek zorunda olduğunu bir anne olarak söyleyebilirim.

Sözü edilen Facebook arkadaşlığı. Ama olsun, izin vermezse arkadaş olamıyorsunuz. Retrevo diye bir araştırma firması anket yapmış, anne ve babaların yüzde 48’inin özellikle ergenlik çağında olan çocuklarıyla Facebook’ta “arkadaş” olduğunu ortaya çıkarmış. Bu bardağın dolu kısmı. Boş kısmı ise şu; anne babaların yüzde 52’si çocuğuyla Facebook’ta arkadaş değil.

Çocuğumuz bir birey, istediğini yapıyor, istemediğini yapmıyor. Sizin zamanınızda saygıda kusur etmemenin anlamı farklıydı onunkisi farklı, siz mahremiyet denilen kelimenin ne olduğunu eminim onunkinden daha geç ve daha farklı koşullarda öğrendiniz. O sizden bazı bilgileri saklıyor, saklamak istiyor; kendine ait bir dünyası olmasını ve oraya girilmemesini istiyor.

Bu bir Amerikan anketi, Amerikan anne babalar için hazırlanmış. Bizim için garip, zaten bulgular da farklı bir kültürü yansıtıyor. Onlar farklı biz farklı görüşü bir yere kadar doğru ama teknolojinin milliyeti olmuyor. Çocuklar teknolojiye doğduğu icin sizin benim Amerikalıdan farkımızla, onun Japon, Amerikalı, Hintli yaşdaşından farkı bizimkisi kadar büyük olmuyor. Bakın göreceksiniz, heryerde birbirlerine benziyorlar. Diğer taraftan  ülkemizde teknoloji ve sosyal medya her ilimizde yaygın değil, pek çok anne babanın olan bitenden haberi bile yok. Fakat unutmayın bir grup da böyle yaşıyor.

Ankete katılan Amerikan ebeveynlerinin yarısından fazlası çocuğuyla arkadaş değil.

Bizim ülkemizde çocuklar ve aileleri, aileleriyle arkadaş olabilen çocuklar üzerine bir araştırma yapılsa, araştırma ille de Facebook diye diretmese sonucun yine parlak çıkacağını sanmıyorum.

Ben çevremde arkadaş anne baba göremiyorum. Ya dozu kaçmış ilişkiler, ya buz gibi duvarlar. Arkadaş olmak önemli. Arkadaş olmak farklı. Arkadaşın arkadaş olmasıyla annenin arkadaş olması farklı. Arkadaş olmak paylaşmak demek. Anneyi de paylaşmak anlamında konumlandırdığımızda, unutmayalım paylaşılan bilginin kanımıza dokunduğu anlar olabiliyor. Özetle bir anne için çocukla iyi ve sürdürülebilir arkadaşlık kurmak kitaplarda yazılanlardan zor.

Biliyorum, “Alt tarafı bir Facebook araştırması, buradan geldiğin noktaya bak” diyeceksiniz. Zaten maksat bu değil mi? Araştırmayı siz de bulup okurdunuz, ona kendimden bir şey katmak istedim.

Araştırmaya katılan aileler zaman zaman sorunlar yaşansa da çocuklarından çok şey öğrendiklerini söylüyorlar. Hatta bazıları çocuklarının en başta neden ebeveynleriyle arkadaş olma konusunda tereddüt yaşadıklarını anladıklarını söylüyorlar.

Ebeveynin çocuktan öğrenme durumuna şiddetle  katılıyorum.

Araştırmadan çıkan bazı başlıklar şöyle özetlenebilir:

Pek çok aile çocuklarının Facebook veya MySpace’de bir sayfaya sahip olmaları için en uygun yaşın ergenlik dönemi olduğunu kabul ediyor.

Ailelerin 1/3’i yemek masasında mesajlaşmayı yasaklıyor. Anlaşılan o ki, 3’te ikisi yasaklamıyor. Ola ki onlar da mesajlaşıyor. Bizim kültürümüzde birlikte sofraya oturmak önemlidir.

Tabii artık birlikte sofraya oturamayanların sayısı hızla artıyor. Hayat hepimizden o kadar çok koşuşturma bekliyor ki, kimin hangi saatte evde olacağı belli olmuyor. Çocuk dersaneden aç geliyor, siz toplantıdan tok geliyorsunuz…

Evet çoğumuz çoğunlukla konuşamıyoruz bile. Paylaşamayanların arkadaşlıkları da olmuyor. Çocuklar kendilerine okulda, kursta, dersanede arkadaş bulmaya çabalıyor. Evde arkadaş bulmak akıllarına gelmiyor.

Çocuğun burnunun dibindeki ebevyne Facebook’tan arkadaş olmaya davet etmesi üzerine kafa yormalıyız ne dersiniz?

Benden sonra tufan mı, yoksa…

Posted 10 Jan 2010 — by Yaprak Özer
Category Sosyal Medya, İletişim

“İnsanlık, gelecek kuşakların gereksinimlerine cevap verme yeteneğini tehlikeye atmadan, günlük ihtiyaçlarını temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahiptir.”
Kaynak: Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonu 1987

Ne düşünüyorsunuz? Yanıt verecek olsanız, “Önerme doğru, eylem yanlış” der miydiniz? Bence diyebilirdiniz…

Sürdürülebilir kalkınma; ekonomik büyüme ve refah seviyesini yükseltme çabalarını, çevreyi ve yeryüzündeki tüm insanların yaşam kalitesini koruyarak gerçekleştirme yöntemi. Hedef; şu andaki ihtiyaçları, gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama kapasitesini riske atmadan karşılamak.

Siz doğmamış çocuklarınızın, torunlarınızın, torunlarınızın torunlarının geleceğini karartmadan mı bugünü yaşıyorsunuz? Yoksa “benden sonra tufan” mı diyorsunuz?

Dünyanın geçici bekçileri
Güney Afrika Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi baş danışmanı, eski yargıcı ve Küresel Raporlama Girişimi (GRI- Global Reporting Inıtiative) başkanı Mervyn King Türkçeye çok yeni çevrilen “Dünya’nın Geçici Bekçileri” adlı bir kitaba imza attı. King kitabının tanıtımı için Türkiye’deydi. King’e göre; insan, gezegen ve kar etme birbirinden ayrılmaz unsurlar. Sanayi Devrimi’nden bu yana geçen yaklaşık 200 yılda yerkürenin bugünkü hastalıklı duruma gelmesine biz neden olduk. Dünyayı öyle bir hale getirdik ki, en değerli zamanımız sayılan tatillerimizi geçirdiğimiz cennetler yakında cehennem olacaklar. Kimbilir belki de bugün yüzüne bakmadığımız coğrafyalarda yaşamak zorunda kalacağız.

Nasıl bir dünyada yaşıyorsunuz? Bu soruyu kendinize sordunuz mu? Zaman zaman birilerinin bize anımsatmasında fayda var. Merak etmeyin ben de sabahları uyandığımda güne ulvi sorular ve vicdan azabı yaratacak yanıtlarla başlamıyorum. Benim sizin gibi, sizin benim gibi olmanız ruhumuzu temizlemek şöyle dursun rahatlatmaya yetmez. Bildiğinizi düşündüğüm dünya tarifini bir kez daha pişirip önünüze getirmek istiyorum.

Bir araştırmaya göre dünyada adam gibi kayıt kuyut tutulmaya başlandığı tarih 1850. O gün bugündür dünyanın yaşadığı en sıcak yıl 2005 oldu. İnsanlığın varoluşundan bu yana ilk defa kentlerdeki nüfus kırsaldan daha fazla. Kentsel alanlarda artan su talebi nedeniyle su kaynakları hiç olmadığı kadar hızlı tükeniyor. Bundan sonraki savaşların su nedeniyle çıkması çok muhtemel. 2050′de dünya nüfusunun 9 milyar olacağı tahmin ediliyor. Canlı türleri sadece 1970 ile 2000 arasında yüzde 40 azaldı.

Özetle durum şu; bizde mevcut ekonomik sistemi sürdürecek nefes kalmadı, gezegende de derman bırakmadık. Tebrikler…

Taşın altına elini kim koyacak
Gezegen üzerindeki etkimizi tersine çevirmek kimin sorumluluğu? Bizim! Biz kimiz? Bireyler, şirketler, devletler… Ne yapıyoruz? Top çeviriyoruz. Herkes sorumluluğu bir diğerine atıyor.

Bir başka açıdan dünyanın tarifine bakacak olursak, gelir bakımından dünyadaki en büyük 100 ekonomiden 51′inin devletler değil, çokuluslu şirketler olduğu tahmin ediliyor. Milyonlarca şirkete karşı sadece birkaç yüz devlet var. Yüzden fazla ülkede faaliyet gösteren çokuluslu bir şirket gezegendeki değişimde devletlerden çok daha fazla etkiye sahip.

“Dünyanın geçici bekçileri” başlığının anlamı şu: Hepimiz faniyiz. Her canlı bir gün ölümü tadacak. Şirketler de öyle. Zaten yaşasa ne olur. Biz gelip gidiyoruz, her gelişimizde hancıyı dövüp duruyoruz. Hancıda ne oda kaldı, ne döşek. Yatacak yerimiz yok baylar bayanlar. Biz geçici bekçiler, dünyaya getirdiğimiz küçük geçici bekçilere ne öğretiyoruz? “Sana güzel bir gezegen bırakıyorum yavrum” cümlesini kurabilen var mı aranızda?

Sürdürülebilirliği sürdürmek
Son üç yüzyılda şirketler işlerinin sadece finansal göstergelerini, yani sacayağının sadece birini rapor ediyor. Sacayağının diğer bacakları şirketlerin sosyal ve çevresel katkılarını oluşturuyor. Halka açık şirketlerin finansallarını açıklamaları zorunlu. Adına “sürdürülebilirlik raporu” denen, bir şirketin sosyal ve çevresel faaliyetlerini gösteren raporlarını açıklamak gibi bir zorunlulukları yok. Bu raporların varlığı bizim ülkemizde çok yeni. Şu aralar kendilerini diğerlerinden ayırmak isteyen kurum ve kuruluşlar için bir can simiti. Bir kısım için doğrusu bu ya, moda. Bir başka grup için PR vesilesi. Hemen her şey böyle başladığı için ülkemizde, ben başlangıçlara takılmaktansa sonucuyla ilgilenmeye özen gösteriyorum. Böyle baktığımda sürdürülebilirliği sürdürmek gerek diyorum. Desteklemeliyiz.

Merak edenler için, sürdürülebilirlik raporlaması nedir? Sürdürülebilir kalkınma hedefine doğru kurumsal performansla ilgili olarak ölçme, açıklama yapma, iç ve dış paydaşlara karşı sorumlu olma uygulamasıdır.

Global Reporting Initiative (GRI) yani küresel raporlama insiyatifine göre Raporlama Çerçevesini kullanarak geliştirilen sürdürülebilirlik raporları, raporlama dönemi esnasında kurumun taahhütleri, stratejisi ve yönetim yaklaşımı bağlamında ortaya çıkmış neticeleri ve sonuçları kapsar. Raporlar, diğerlerinin yanı sıra aşağıdaki amaçlar doğrultusunda kullanılabilir. Aşağıdaki üç maddeyi okurken bazı kelimelerin altını özellikle çizeceğim, örneğin kıyaslama, değerlendirme karşılaştırma… Bunlar ölçmek anlamına gelir, zahmetli olmakla birlikte güzeldir:
• Sürdürülebilirlik performansının yasalar, kurallar, yönetmelikler, performans standartları ve gönüllü girişimlerle kıyaslanması ve değerlendirilmesi,
• Kurumun sürdürülebilir kalkınma hakkındaki beklentileri nasıl etkilediğinin ve onlardan nasıl etkilendiğinin gösterilmesi ve
• Performansın, kurum içinde ve farklı kurumlarla zaman içinde karşılaştırılması.

Teknoloji sürdürülebilirliği parlatıyor
Sosyal mecra ve buradaki iletişim sürdürülebilirlik temasının yıldızını parlattı. İş dünyası Facebook ve Twitter başta olmak üzere sosyal medyayı pek sevdi. Bu platformların ücretsiz ve erişimlerinin kolay olması şirketlerin bu platformlardan paydaşlarına ve müşterilerine ulaşmaya ağırlık vermesini sağladı. Platformlarda bireyler kendilerine hitap eden her konuyu, kendileriyle benzer ilgi alanlarına sahip diğer kişilerle tartışabiliyor. Herkese göre bir grup ve her tartışma için bir platform var. Çam ağacı özünün toksik değerlerinden, 1970′lerin Nintento oyun konsollarına kadar birçok insanı hayrete düşürecek niş konular konuşuluyor.

Bilgi yaygınlaşıyor, önemli ölçüde demokratikleşiyor. Şaşıracaksınız şirketler ürün ve hizmetlerinin yanı sıra sürdürülebilirlik politikalarını anlatmaları için de bu platformları kullanır oldu. Bazı çokuluslu firmalar sosyal medya kullanıcılarının ve bloggerların paylaşmaları için “sürdürülebilirlik sosyal medya kit”leri hazırlıyorlar. Kullanıcılar bunlara şirketin web sayfasından ulaşabiliyorlar.

SOSYAL MEDYA SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK İLİŞKİSİ
• Bloggerlar: Bloggerlar en iyi çevreci uygulamalar üzerine yazıyor ve tartışıyorlar. Bunlardan birisi şirketinizinki olabilir.
• Mobilite: Sosyal medya platformları insanların belirli konular etrafında mobilize olmasını sağlayarak şirketleri daha iyi çevreci önlemler almaya teşvik edebiliyor.
• Bilgi kaynağı: Sosyal medya sadece yorumlardan ibaret değil. Artık önemli bilgi kaynağı haline dönüşüyor.
• Eğitim aracı: “Webinar”lar sayesinde sürdürülebilirlik konusunda yaptıklarınız hakkında katılımcıları bilgilendirebilir ve eğitebilirsiniz.
• Tekil iletişim dönemi: “Mass media” dediğimiz yaygın iletişim ağı tabii ki ölmedi. Ölmeyecek de… Ancak bireyin kontrolü ele aldığını görmemek de mümkün değil.
• Kulaktan kulağa: En etkin pazarlama yöntemi olarak bilinen “Word-of-Mouth” aslında aynı zamanda en etkin iletişim aracı.

İNANIRSANIZ
Araştırmalar şirketlerin sosyal medya platformlarındaki varlık amaçlarının kar olmadığını gösteriyor. Business.Com’un “2009 Business Social Media Benchmarking Study” çalışmasının sonuçlarına göre şirketler sosyal medyadaki başarılarını şöyle sıralıyor ve görüyoruz ki, kar etme beşinci sırada yer alıyor:
• Web sitesi trafiğindeki artış % 61
• Potansiyel Müşterilerle ilişki % 57
• Marka bilinirliği % 54
• Müşterilerle ilişki % 50
• Kar % 42
• Marka ünü % 42

Sosyal medyayı kim, nasıl kullanıyor
Şirketlerin çoğu iletişim ve PR aracı olarak gördükleri sürdürülebilirlik ile ilgili çalışmalarını sosyal medya aracılığıyla kamuoyuyla paylaşmaya başladı. Düşük bütçeli hatta zaman zaman bütçesiz bir iletişim aracı olan sosyal mecra işdünyasında popüler. The Anderson Analytics’in araştırması göre Facebook ve LinkedIn kullanıcılarının yalnızca yüzde 29′u bu mecralar olmadan yapabileceğini söylüyor. Bu oran Myspace için yüzde 35, Twitter için yüzde 43.

En başarılı sosyal mecra kullanıcıları
Şeffaf Bir Blog Sun Microsystems CEO’su Jonathan Schwartz’ın blogu yönetici blogları içerisinde en farklı örneği oluşturuyor. Ayda 400 bin kişinin ziyaret ettiği blogda olumlu ya da olumsuz yorum yazmak serbest. Hatta saçma sapan yorumlar bile onaylanıyor. Blog şeffaflık üzerine kurulu.

Best Western oteller zinciri “On the go with the Amy” isimli bir blogun sponsoru. Bu bloga insanlar ziyaret ettikleri yerler hakkında deneyimlerini yazıyorlar. Dell, Second Life oyununda bir ada da dahil birçok platformu kullanan ve sosyal medyaya en çok yatırım yapan şirket. Dell’in birden fazla Twitter hesabı, aktif Facebook profili ve blog ağı bulunuyor. Sosyal medyanın yatırım getirisini açıklayan neredeyse tek şirket Dell. Dell’in açıklamasına göre sosyal medya yatırımları Dell’e bir milyon Dolar kazandırdı.

GM müşterileriyle doğrudan iletişim kurmak için blogları kullanıyor ve buralarda dizayndan çevreci teknolojilere kadar müşterilerin birçok sorusunu cevaplıyor.
Jeep müşterilerine Flickr, Facebook ve Myspace’den ulaşıyor.

McDonalds şirketin kurumsal sosyal sorumluluk faaliyetlerini yayınladığı bir bloga sahip.
Zappos Twitter’ı çalışanlarının müşterilerle ayakkabı sevgisi konusunda diyaloga girmelerini sağlamak için kullanıyor.

Websitelerinden örnekler
2009 yılında GRI Reports List’e dahil olan 1226 sürdürülebilirlik raporu var. Bu sayı dünyanın değişik yerlerinde sürdürülebilirlik raporu yayınlayan şirketlerin büyük bir çoğunluğunu ifade ediyor.

İlaç devi Bayer sürdürülebilirlik çalışmalarını biraz daha ileriye taşıyor. Websitesi ziyaretçilerine “Sustainability Program – Social Media Info Kit” sunuyor. Böylece ziyaretçiler bu sayfadaki bilgileri, videoları, podcast ve slaytları bloglarında ve sosyal medya platformlarındaki profillerinde paylaşabiliyorlar.

New York City State University Sürdürülebilirlik ile ilgili çalışmalarını “Sustainability Office” altında topluyor. Ayrıca “NC State University Sustainability Office” adında bir Facebook grubu ile çalışmalarına devam ediyorlar.


Kaynaklar:

• Mervyn King, Dünya’nın Geçici Bekçileri, İstanbul: Caretta Reklam, 2010.
• www.globalreporting.org
•”Role of Social Media in Sustainability Evolves”, http://www.environmentalleader.com/2009/07/15/role-of-social-media-in-sustainability-evolves/