Posts Tagged ‘YouTube’

IK ne kadar sosyal olmalı?

Posted 28 Jul 2010 — by Yaprak Özer
Category İletişim

Bloomberg’de bu hafta sosyal mecrada IK’yi tartıştık. Indeks’te gerçekleştirdiğimiz bir araştırmayı baz alarak Türk iş dünyasının sosyal medyadan ne anladığını  sorguladık. Yanıt: Sosyal  mecrayı, adına uygun şekilde sosyal olmak olarak algılıyor. Özetle profesyoneller  sosyal medyayı ve mecrayı profesyonelce kullanmıyor.

Akıllarına ilk olarak Facebook (yüzde 69) geliyor. Facebook’u Twitter (yüzde 15)  takip ediyor. Myspace, yüzde 1’lik oranla LinkedIn gibi profesyonel ağların gerisinde kalıyor.

Katılımcıların yüzde 65’i Facebook’u günde birkaç kez ziyaret ediyor. Facebook’tan sonra Twitter, yüzde 46’lık bir oranla en sık ziyaret edilen sosyal medya platformlarında ikinci sıraya yerleşiyor. En sık ziyaret edilenlerde 3. sırayı Youtube gibi video paylaşım siteleri alıyor.

Araştırmaya göre çalışanların yüzde 42’si iş ağlarını kullanmıyor. Katılımcıların sadece yüzde 47’sinin LinkedIn’da aktif bir profili bulunuyor.

Katılımcıların sektörel profilleri incelendiğinde sosyal medyayı daha çok finans ve hizmet/danışmanlık sektörlerinde çalışanların kullandığı görülüyor. Basın ve medya ise bu iki sektörün ardından geliyor.

Oysa dünyada internet kullanımı çok yaygın:

  • Eylül 2009 itibariyle dünyada 1.73 milyar internet kullanıcısı var
  • Yine dünyada 1.4 milyar e-mail kullanıcısı var ve her gün yaklaşık olarak 247 milyar e-mail gönderiliyor. Bu e-maillerin 200 milyarı spam.
  • Aralık 2009 itibariyle dünyada 234 milyon web sitesi bulunuyor.
  • Facebook kullanıcı sayısı 400 milyonu aştı ve dakikada 6 milyon sayfa görüntülenmesi sayısına sahip.
  • Twitter’da her gün 50 milyon Tweet yayınlanıyor
  • Youtube’da ziyaretçiler her gün 1 milyar video seyrediyorlar

Sosyal Medya ve İnsan Kaynakları:

Sosyal Medyanın iş dünyasındaki öneminin artmasıyla birlikte İK’cıların da bu alana ilgisi artmaya başladı.

Peki sosyal medya İK’cıların nasıl işine yarayabilir?  Yalnızca Facebook tek başına 400 milyon kullanıcıya ulaştığı düşünülecek olursa bundan güzel bir kaynak olabilir mi?  uluslararası bir havuzdan yararlanma fırsatı  parmağınızın ucunda! “Sosyal İK” denilen şey bu mu?…

İşverenlerin adayların Facebook bilgilerine ulaşmak için kullandıkları birçok yöntem var. Firmalar iş ilanlarını Facebook ve Twitter gibi platformlardan ücretsiz olarak yayınlayarak daha fazla ve farklı kitleye ulaşabiliyorlar. Şirketler kendilerini takip edenlerle girdikleri karşılıklı diyaloglar sayesinde potansiyel adayları daha iyi tanıyabiliyorlar. Aynı zamanda resmi dilden de böylece uzak kalabiliyorlar. İK’cılar işe alım için görüşecekleri potansiyel adaylar hakkında sosyal medya platformlarından bilgi toplayabiliyorlar.

Twitter sosyal işe alım konusunda önemli platformlardan birisi. Facebook’un profesyonel ağ özelliği az LinkedIn’in ise sosyal ağ olma yönü zayıf. Twitter görüşmek istediğiniz adaylarla interaktif bir görüşme yapabilmenizi sağlıyor. Aması var.

Twitter’da aradığınız elemanı bulmanın ilk yolu doğru yetenek havuzuna sahip olmak. Eleman aradığınız alanla ilgili kişileri takip ediyor ya da takip ediliyor olmanız gerekiyor. Zaten siz potansiyel adayları takip etmeye başladığınızda çoğu da sizi takip ediyor. Twitter’da arama yapmanızı sağlayan araçları kullanarak kişileri araştırmak mümkün:

  • TweetSearch
  • PeopleBrowsr
  • JobShouts Social Search
  • X-Ray Search

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre  işverenlerin yüzde 45’i uygun aday bulmak için sosyal medya platformlarında araştırma yapıyor. Araştırmaya katılan işverenlerin yüzde 35’i internette aday hakkında buldukları içerik ve bilgilerden dolayı adayı reddettiklerini belirtiyor. Bu nedenlere ve içerik türlerine göz atalım:

  • Provakatif ya da uygunsuz fotoğraf ve bilgi yayınlayan adaylar – yüzde 53
  • İçki ve uyuşturucu kullanımı ile ilgili içerik yayınlayan adaylar – yüzde 44
  • Eski çalıştığı şirket, iş arkadaşları ya da müşterileri ile ilgili kötü sözler yayınlayan adaylar – yüzde 35
  • Yetersiz iletişim becerileri gösteren adaylar – yüzde 29
  • Ayrımcı yorumlar yazan adaylar – yüzde 26
  • Yetkinlikleri hakkında yalan söyleyen adaylar – yüzde 24

Türkiye’de henüz bu alan gelişmekte olsa da örnekleri yok değil. İstanbul Bilgi Üniversitesi EMBA programında İnsan Kaynakları dersinin finalinde sorduğumuz Sosyal Medya ve İK sorusuna bir öğrenci şu örnekle cevap vermişti: Bir işe yerleştirme firması aday görüşmeye gelmeden aday ile ilgili sosyal medya platformlarında araştırma yapıyor. Aday görüşmeye geldiğinde oradan edindiği bilgileri karşılaştırmak üzere adaya sorular soruyor. Adayın verdiği cevaplarla sosyal medya platformlarında bulunan bilgiler örtüşmüyor. Bunun üzerine nedeni adaya soruluyor. Aday cevap verse de işe alınmıyor.

ETİK Mİ?

Peki işe başvuran bir aday hakkında onun izni olmadan bilgi taraması yapmak doğru mu ve etik mi?

Facebook’ta yayınladığımız bilgiler kişisel mi (özel mi) yoksa kamuya açık mı (public)? Bu bilgileri kullanan şirketlerin çoğu Facebook’ta yayınlanan bilgiler kamuya açık olduğu için kullanmanın yanlış olmadığını söylüyor.

Siz de bu tartışmayı deneyim ve görüşlerinizi  paylaşarak zenginleştirebilirsiniz. Yanıtlarınızı bekliyorum.

read only -> read/write -> mashup

Posted 20 May 2010 — by Yaprak Özer
Category Sosyal Medya, İletişim

Analogdan dijital medyaya geçişin zorluğu yalnızca fikri anlamak deği, yeni kavramları çözmek de sancılı mı sancılı.

İşte hayatımızda yer açtığımız kavramlardan bir kaçı; “read only” “read/write” “mashup”… İstersen öğrenme!

“Read only”, kapalı -kilitli- tüketicinin müdahale edemeyeceği medya. Tüketici burada pasif rolde “read/write” medya, kullanıcının tüketirken müdahale edebileceği medya , tüketici burada aktif…

“Mashup” birbirinden ayrı parçaları ve kaynakları bir araya getirerek –sıkıştırarak- yeni bir kaynak elde etme Ve daha neler neler…

Medya yıllarca, kullanıcının katılımı olmadan “read only” formunda kullanıldı. Biraz alışkanlık, biraz geçişteki zorlanmalar nedeniyle, dijital medyadaki hızlı ilerlemeye karşın, hala “read only” medya kullanılıyor. Bildiğimiz anlamdaki tüm gazete, dergi, radyo, televizyon ve internet “read only”. Ne zaman ki gazeteyi internetten okuyup bir habere yorum yazıyorsunuz, o zaman read/write oluyorsunuz.

Televizyon muhteşem bir araç. Çünkü medya ile ilişkimizin nasıl değiştiğini en çarpıcı şekliyle o gösterebiliyor Son 10 yılda video-on-demand, dijital video kaydediciler, web ve 3G cep telefonları tüketicilerin televizyon yayınlarını izleyebilecekleri yeni kaynaklar olarak karşımıza çıktı. Tahminlere göre (E-Marketer firması) 2012 itibariyle televizyon içeriğinin yaklaşık yüzde 25’lik kısmı “on demand”, web ya da cep telefonu aracılığıyla izlenecek. Yaşasın! Sekiz dakikalık reklam seyretmenin karşılığında yirmi iki dakika sitcom izleyerek eğlenen pasif izleyici düzeni bozuluyor.

Değişimin etkileri en fazla internet kullanımında görülüyor. “Read only” umduğunu değil bulduğunu yemek. Read/Write ise ortaya karışık. Çünkü içeriği tüketici oluşturuyor. Örnek: Facebook ve Twitter. Burada herkes gönüllü birer muhabir gibi çalışıyor, duyduğu haberleri aktarabiliyor. YouTube’da gördüğü, gezdiği, ilginç bulduğu konulardan oluşan kayıtları, konserleri, evde yapılan çekimleri, tüm dünya ile paylaşabiliyor. Karışık mı karışık bir durum.

Fikrimi soracak olursanız, pasiften aktife geçen okur beni çok heyecanlandırıyor, ama hiç bir zaman sevemediğim “ortaya karışık” durumu burada da sinirimi bozuyor. İletişimde demokrasi adına katlanıyorum. Ne kadar sürer bilemiyorum. Herkesin gönüllü iletişimci olması kalitesizlik ve kaos yaratıyor.

Read/write hali yalnızca medya değil. Toplumun ve yaşamın her kesiminde. Barack Obama’nın seçim kampanyası çalışması iyi bir örnek. Kampanya boyunca, geliştirilen Web 2.0 programı aracılığıyla özellikle genç seçmenlerle internet üzerinden etkileşim sağlandı. Obama hayranları internet sitesiden diledikleri gibi yararlanabildiler. Örneğin kendi blog sayfalarını oluşturabildiler, kendi kişisel sayfalarını yaratabildiler. Sitenin, “Obama heryerde” başlıklı kısımda ise, Facebook, Youtube, Myspace, Blackplanet ve Faithbase gibi 16 ayrı web sitesine link verildi. Obama kampanyasının başarısını bağış miktarı ve bağışçıların sayısıyla açıkladı. Toplam 670.7 milyon dolarlık seçim bütçesinin önemli bir kısmı internet üzerinden elde edildi. Yaklaşık 475 bin kişi internetten kampanyaya katkıda bulundu, her biri en az 100 dolar bağış yaptı.

Diğer çarpıcı örnek Twitter’da ilk mesajını attığında 4 bin takipçi alan Venezuela Devlet başkanı Hugo Chavez. Son rakamlara göre, Chavez’in takipçi sayısı 237 bine yükselip, muhalif televizyon kanalı Globovision’un 234 bin takipçisini solladı. Chavez gelen mesajlarla baş edebilmek için 200 kişilik bir ekip kurdu.

Siyasetçiler açıklama ve konuşmalarını YouTube’a üzerinden paylaşmaya bayılıyorlar. Bu kitlelere ulaşmanın ve onlarla iletişime geçmenin en kolay ve en ucuz yolu.

Aman dikkat, aslında iki ucu keskin bir bıçak var elimizde. İran seçimlerinden sonra çıkan öğrenci olayları, bir öğrencinin Twitter üzerinden attığı mesajlarla dünyaya yayıldı… Büyük şirketler ürünlerinin tanıtımını web sitelerinde yapıyor, tüketiciler yorum yazıyor, potansiyel kullanıcılar yorumları takip ederek ürün tercihlerini belirliyor.Tanımadığınız birileri sizin yorumunuzla, tavsiye ettiğiniz kitabı alıyor, eleştirdiğiniz otele gitmiyor… Konuşma grupları bir araya geliyor, herkes mesajlaşıyor, tartışıyor.

Mashup, sıkıştırmak demeye geliyor. Bu da yeni bir kavram.

Arama motoru Google bu kavramın öncülerinden biri. Bünyesinde yer alan haber, resim, alışveriş, sosyal iletişim, spor, seyahat, video, hava durumu içeriklerini kullanıcılarının özgürce paylaşmasına olanak verdi. Daha bir çok site ve kullanım var. MyApartmentMaps.com’a bakın. Bir gayrimenkul sitesi . Satışta olan apartman listelerinin günlük olarak takip edilmesiyle güncellenen sitede adresler Google map üzerinden de gösteriliyor. Site aynı zamanda bir müşterinin ilgilendiği apartmana yakın olan market, restoran, eczane gibi yerleri de buluyor.

En çarpıcı örnek Poster Boy.

“Poster Boy”, New York’ta yaşayan bir sokak sanatçısı. New York metro istasyonlarında yer alan reklam afişleri üzerinde kesip yapıştırma tekniği kullanarak elde ettiği hiciv içeren kolaj çalışmalarıyla tanınıyor. İşlerini taklit eden bazı hayranları şu günlerde “Poster Boy hareketinin” NY metrosunda yayılmasına katkıda bulunuyor.

Metroyu galerisi olarak kullanan “Poster Boy”, sosyal duruşuyla reklamı bir gerilla sanatına dönüştürüyor. Poster Boy rejim karşıtı olarak adlandırılıyor. Posterler üzerinde yaptığı çalışma bir karıştırma çalışması. Değişik posterlerden çeşitli yazı veya görselleri alarak bunları birleştirip yeni bir tane oluşturuyor.

Örnek olarak, bilim kurgu aksiyon filmi olan Iron Man afişi IRAN=NAM, NYPD reklam posteri MY NYPD KILLED SEAN BELL, NBC’nin dizisi Heroes’un afişi WHORES olarak değişiyor.

“Bir poster oluşturmak için 1 ya da 3 tane afiş gerekiyor. Süre olarak ortalama 2 dakikada tamamlanıyor. Karmaşık parçaların 10–15 dakika kadar sürdüğü de oluyor. Üzerinde fazla düşünmeden mümkün olduğunca doğaçlama yapmaya çalışıyorum” diyor ve ekliyor, “gene de arka fon rengi, karakter büyüklükleri, logolar gibi ayrıntıları da düşünüyorum.”

Markanızın Sosyal Medyadaki İçerik Ekosistemi

Posted 26 Apr 2010 — by Yaprak Özer
Category Sosyal Medya

Sosyal medyaya inanıyor, bu mecrada görünmek istiyorsunuz. Haydi bir seyler yazayım, buraya iki kez, diğerine üç kez girip çıkayım demekle olmuyor. Bu işe kafa yoran ve başarılı uygulamalarıyla dikkat çeken isimlerden biri Jason Baer. Baer, Convince & Convert Sosyal Medya Danışmanlığı Hizmetlerinin kurucusu ve aynı ismi taşıyan blogun yazarı. Baer, dertlerimize tercüman… Sosyal medyanın çok zaman alan bir uğraş olduğunu söylüyor, etkin bir içerik skalası oluşturması  halinde kurumların ya da bireylerin bu zaman canavarı uğraşıyı ekonomik bir hale getirebileceğini iddia ediyor. Sistemin adı içerik ekosistemi. Özetle kişisel becerilerinize güvenmeyin adına içerik ekosistemi denen bir strateji oluşturun ve takipçisi olun diyor.

Baer’in  içerik ekosistemi formulü:

1. Taksonomiyi anlayın:

İnternette ve sosyal medyada işler ‘anahtar kelimeler’ üzerinden yürüyor. Arama motoruna aradığınız konunun ilk harflerini yazmaya başlarsınız, o da size belirli öneriler çıkarır. Bu yüzden arama motorlarının nasıl işlediğini iyi bilmeli ve içeriğinizi, etiketlerinizi ve başlıklarınızı ona göre belirlemelisiniz.
İçeriğinizi yayınlarken en uygun ve en iyi ifade eden anahtar kelimeleri girin. Arama motorlarında, sosyal medyada ve sizden söz edilen her yerde (social mention) aktif olarak varlığınızı gösterin.

2. İçerik için ilham verici araştırmalar yapın:

İçerik demek sadece Facebook’da durum güncellemek ve Tweet atmak değildir. İnternette (özellikle Google, Bing, YouTube, Twitter, Facebook, ve SocialMention) kendinizi araştırın ve hakkınızda neler olduğuna, sizin ne kadar içeriğinizin bulunduğuna dikkat edin. “Bu içerik kimlerden geliyor?” sorusuna yanıt verin. Rakiplerden mi  takipçilerinizden mi… En çok görünen içerikler, en etkin olduğunuz yanınız. Daha çok üzerine giderseniz, çok sayıda içerik fikri çıkacaktır. (Not: Araştırmaya başlamak için birkaç küçük adım)

3. İçerik yayın sıklığı şemanızı inceleyin:

Hangi mecradan ne sıklıkla yayın yaptığınızı belirleyin ve daha sık kullandığınıza öncelik verin. Etkili bir ekosistem kurabilmek için hangi mecrayı ne sıklıkla kullandığınızı belirleyin; içerik skalanızı ve kullanım hiyerarşisini ona göre oluşturun. Diyelim, günde 5 tweet atıyor, 2 kez facebook durumu güncelliyor, haftada 3 blog yazısı yayınlıyor, bir de eposta bildirisi gönderiyorsunuz… Skalanız şöyle olacak:

4. Test edin ve ölçümleyin:

İlgi çekeceğini düşündüğünüz bir içeriği etiketleri, başlığı ve anahtar kelimeleri unutmadan yayınlayın. Sonra da içeriğin takipçiler arasında ne kadar okunduğunu veya takip edildiğini ölçümleyin. Bunu içerik skalanızdaki mecralardan sırayla yapın. (Yukarıdaki örnekten yola çıkarak önce Twitter, sonra Facebook gibi.)
Bir içeriğin popüler olmasını ve çok okunmasını etkileyen birçok faktör var. Bu yüzden sakın varsayımda bulunmayın, ölçümlerinize güvenin. Bir içerik ne kadar ilgi çekici olursa olsun takipçiler tarafından ilgi görmeyebilir. Bu yüzden ölçüm yapın.

5. Değiştirin ve yeniden tasarlayın:

Bir içerik belli bir mecrada ilgi çektiyse bir diğeri için de bir kaynak teşkil edebilir. Örneğin, attığınız bir tweet ilgi gördüyse o konu üzerine bir blog yazısı hazırlayabilirsiniz ya da Facebook’ta da kabul görecek bir şekilde yeniden düzenleyebilirsiniz. Eğer bir blog yazısı başarılı olduysa onu düzenleyip newsletter olarak eposta ağınıza dağıtabilirsiniz.

Her bir mecradaki içeriğinizi ayrı ayrı ölçümleyebileceğiniz—bit.ly—gibi ölçümleme programları sayesinde içeriğinizin hangi mecrada ne kadar ilgi gördüğünü, hangi mecraya hangi içeriği daha çok koyabileceğinizi görebilirsiniz.

Son olarak: bütün bu içerik yapısı her bir mecrada farklı birer izleyici kitlesine sahip olduğunuz varsayılıyor. Facebook ve Twitter için izleyici kitleniz birbiri ile örtüşebilir, ama blog yazılarınız ve eposta bildirileriniz için büyük olasılıkla çok farklı kitlelere hitap ediyorsunuz.

Ne düşünüyorsunuz, önerilere katılıyor musunuz? Sizin fikirleriniz var mı?